Vitis

Vitis
In vino veritas

22 Mart 2009 Pazar

Charles Robert DARWIN 200. Yıl ve HMS BEAGLE

200 yıl önce 12 Şubat 1809 da insanın özgürce düşünebilmesini sağlayacak düşüncelerin mimarı olan ve görüşleri hipotezleri halen de tartışılan bir kişi dünya merhaba diyecektir. Bu Charles Robert Darwin dir
Çocukluk yılları kırlarda doğa ile içiçe özellikle de bitkilere ve de küçük böceklere ilgi ile geçer. Gelecekte papaz olmayı düşünmektedir. Ailesinin ısrarı ile doktor olmayı zor da olsa kabul eder ama anestezisiz ameliyatlarda gördükleri onu bu meslekten soğutur. O, kırlarda kelebekler, kuşlar, böcekler, bitkiler, taşlar, fosiller ile uğraşmalı, onların koleksiyonlarını yapmalıdır. Cambridge’de teokratik eğitim alan Darwin’in botanik ve jeoloji profesörü olan hocası John Stevens Henslow onun hayatının biçimlenmesinde rolü olan en önemli kişidir. Mezun olduktan sonra papaz olmaya karar veren Darwin, Henslow’un diretmesiyle doğa bilimlerine iyice merak sarar. Hatta özellikle jeoloji ile ilgili toplantılara onu devamlı davet etmesi, bu konulardan uzak kalmamasını sağlamak içindir. Darwin Cambridge’den 1831 yılında diplomasını aldığında aylardan Ağustostur. O yazı Jeoloji profesörü Adam Sedwick ile Gallerde arazide geçirecektir. Ayın sonunda evine döner. Onu bir sürpriz beklemektedir. Hocası Henslow dan bir mektup gelmiştir. Ancak zarfın içinde ikinci bir zarf daha vardı, o da Matematikçi ve astronom George Peacock’ tandır. Darwin’e bir teklif yapmaktadır. HMS Beagle bir keşif gezisine çıkacaktır. Genç bir doğa bilimci olarak kendisinin herhangi bir ücret karşılığı olmaksızın bu geziye katılıp katılmayacağını öğrenmek istemektedir. Onu Peacock’a öneren’de aslında Henslow’un kendisidir. Darwin gezi fikrini kabul etti. Ancak bu konuda kıraliyet bir para yardımında bulunmuyordu. Masrafları ailesi karşılayacaktı. İlk karşılaşmada Darwin’in FitzRoy üzreinde bırakacağı izlenim çok önemliydi. Fitzroy ile görüşmesi sonrası her ikisi de birbirlerinden hoşnut kalmışlardı. Kaptanın otoriter kişiliği Darwin’e güven vermişti. Aynı kamarayı kullanacaklardı. Darwin’in tahminine göre 500 sterline bu yolculuğu bitirebilirdi. Belki daha da fazla olabilirdi. Beagle’ın kelime anlamı küçük ve hareketli olan bir çeşit İngiliz tazısı. Beagle İngiliz Donanmasına ait Cheeroke sınıfı küçük bir yelkenli, süratli hareket edebilen, her türlü manevrayı kolaylıkla yapabilen üç direkli, 10 topu olan Beagle 1802 de Napolyon savaşları için yapılmış. Savaş sonrasında üç önemli görevi yerine getirerek, Dünya okyanuslarına yaptığı üç keşif gezisi ile, gidilen yerlerin haritalarının (batimetri ve kıyı) yapılmasında önemli görevler üstlenmiş. Geminin II. seferinde ise Darwin var. Beagle’ın uzunluğu 27.50 genişliği 07.50 m, sudan yüksekliği 03.80 m, rüzgar ve yelkeni itici güç olarak kullanıyor. Donanımında 10 top, 6 tüfek (İnceleme gezileri) mevcut. Sefer kapasitesi 70 kişi. 11 Mayıs 1820 de suya indirilen Beagle’ın Kraliyet Donanmasına maliyeti ise 7.800 sterlin. Darwin bu uzun sefer çıkmadan önce yanın götürmesi gerekli olan eşyaların bir listesini yaptı. Bunlar arasınde neler vardı? 12 adet gömlek, yürüme ayakabısı, jeolog çekici, kamera lusida, jeolog pusulası, taksidermi kitabı ve diğ. Ayrıca en önemlisi de kitaplardı. Özellikle Humbolt ve Lyell’ın jeolojinin prensipleri isimli kitabı eşyalarının arasında başköşede duruyordu. Tüm gezi boyunca Lyell’in kitabı elinden düşmeyecekti.
Darwin için bu gezinin amaçlarından biri de kutsal kitapta yazan yaratılış’ı, bulacağı ve keşfedeceği birçok doğa objesiyle ispatlamaktı. Bu kutsal düşünceler içinde Darwin bu geziye katılıyordu. Ancak doğa bilimlerine olan duyarlılığı onun bu konuda birçok kitabı okumasını sağlamıştı. Bunların arasında Nicolaus Steno’nun (1631-1686) Süperpozisyon teorisi, Carlous Linnaeus’un (1708-1778) Binominal Nomenklatür hakkındaki düşünceleri, James Hutton’ın 1726-1797) Gradualizm’i, J.B. Lamarck’ın (1744-1829) Lamarkizim’i, Georges Cuvier’in (1769-1832) Katastrofizm hakkındaki görüşleri, en önemlisi Charles Lyell’ın (1797-1875) Uniformitarianizm’i Darwin’i etkileyen düşüncelerdi. Bu karmaşık duygular içinde Darwin 1831 27 Aralık’da İngiltere’nin Devonport Limanından HMS Beagle’ın doğa bilimcisi olarak güney Okyanuslarına doğru hareket eder. İlk hareket sonrası Darwin koşullar nedeniyle çok zor günler geçirecektir. Bir defa en önemlisi Darwin’in deniz tutmaktadır. Bundan çok etkilenir. İlk günlerini Kaptan’ın hamağında uyuyarak geçirir. Ancak bu durum nedeniyle, kendisinin FitzRoy karşısında nanemoğlu bir görünümde olması intibanı da vermek istemez. Koşullar Beagle Atlantik’in fırtınaları arasında güneye doğru yol alırken daha da aratacaktır. Daha önce FitzRoyla yaptığı konuşmada “herhangi bir zor durumda kalındığında kendisinin başka bir gemiyle İngiltereye geri dönmede hür olabileceğinin söylenmesi”ni Darwin hatırladıkça üzüntüsü bir kat daha artmıştır. Ancak düşünceleriyle yanlız kaldığında ise bu durumu asla kabul etmeyeceğini ve de geri dönmeyeceğini kendi kendine telkin edecektir.
HMS BEAGLE’IN II. SEFER KRONOLOJİSİ
1831 27 Aralık
Devonport’tan (İngiltere) ayrılış.
1832
18 Ocak–08 Şubat Cape Verde Adaları
28 Şubat–18
Mart Bahia
04 Nisan–05 Temmuz
Rio de Janerio
26 Temmuz–19 Ağustos
Montevideo
06 Eylül–17 Ekim Bahia Blanca
02–26 Kasım Montevideo
16 Aralık–26 Şubat, 1832 Tierra del Fuego
1833
01 Mart–6 Nisan Falkland Adaları
28 Nisan 23 Temmuz Moldanado
03–24 Ağustos
Rio Negro’nun Ağzı
11–17 Ağustos El Carmen’den Bahia Blanca’ya Gezi
24 Ağustos–6 Ekim
Arjantin kıyı araştırması
08–20 Eylül
Bahia Blanca’dan Buenos Aires’e gezi
06–19 Ekim Moldanado
27 Eylül–20 Ekim Santa Fe ve Parana Nehri boyunca gezi
21 Ekim–06 Aralık Montevideo
14–28 Kasım Mercedes’e gezi
1834 23 Aralık–04 Ocak
Desire Limanı
09-19 Ocak
St. Julian Limanı
29 Ocak–07 Mart Tierra Del Fuego
10 Mart–04 Nisan
Falkland Adaları
13 Nisan 12 Mayıs
Santa Cruz Nehri araştırması
18 Nisan–8 Mayıs
Santa Cruz’dan iç kesimlere gezi
28 Haziran–13 Temmuz
Chiloe Adası
31 Temmuz–10 Kasım
Valparaiso
14 Ağustos–27 Eylül
Andlara gezi
1835
21 Kasım–04 Şubat Chiloe ve Chonos Takımadaları
08–22 Şubat Valdivya
04–07 Mart Valparaiso
13 Mart–10 Nisan
Santiago’dan And’lara oradan da Mendoza’ya
27 Mart–17 Nisan Conception Çevresi
17 Nisan- 27 Haziran
Şili Kıyıları
27 Nisan–04 Temmuz
Coquimbo ve Copiapo’ya gezi
12–15 Temmuz
Iquiqui (Peru)
19 Temmuz–07 Eylül Callao
16 Eylül–20 Ekim
Galapagos Adaları
15–26 Kasım
Tahiti
21–30 Aralık
Yeni Zelanda
1836 12–30 Ocak
Sydney
02–17 Şubat
Tasmanya Van Deimens Ülkesi
03–14 Mart King
George’s Sound
02–12 Nisan
Cocos Adaları
29 Nisan–09 Mayıs Mauritius
31 Mayıs–18 Haziran
Good Hope (Ümit Burnu)
07–14 Temmuz
St. Helena
19–23 Temmuz
Ascencion Adası
01–06 Ağustos Bahia (Brezilya)
12–17 Ağustos
Pernambuco
02 Ekim Falmouth (İngiltere)
Hareket
Zamanı gelmiştir. Ancak hazırlıklar daha tümüyle bitmemiştir. Belli bir süre daha Londra’da kalacaklardır. Bu zaman her ikisi için de birbirlerini tanımaları bakımından yararlı olacaktır. Nihayet hareket günü kesinleşir ve HMS Beagle 27 Aralık 1809 da, Noel şenliklerinin yapıldığı soğuk ve yağışlı bir günün sabahında İngiltere’nin Devonport Limanından Güney Okyanuslarına doğru güçlü kuzey rüzgarını arkasına alarak yelken açar. Önlerinde uçsuz bucaksız okyanus ve onları bekleyen maceralar vardır.
İlk günler Darwin için bir azaptır. Şiddetli bir deniz tutması Darwin’i yatağa düşürür. Bitkinliği had safhadadır. Elini kolunu kıpırdatamaz hale gelmiştir. Bu arada başka bir üzüntüsü daha vardır. FitzRoy acaba bu durumu nasıl değerlendirecektir. Doğrusu bu ya Darwin kaptan tarafından zayıf, dayanımsız, nanemolla olarak bilinmesini istemez ama yapacak bir şeyi de yoktur. Zaman geçtikçe bu zorluklara alışacağını düşünmektedir.
İlk günlerini Kaptan’ın hamağında uyuyarak geçirir. Beagle Atlantik’in fırtınaları arasında güneye doğru yol alırken koşullar daha da kötüleşecektir. Daha önce FitzRoyla yaptığı konuşmada “herhangi bir zor durumda kalındığında kendisinin başka bir gemiyle İngiltereye geri dönmede hür olabileceğinin söylenmesi”ni hatırladıkça üzüntüsü bir kat daha artar. Ancak düşünceleriyle yanlız kaldığında, bu durumu asla kabul etmeyeceğini ve de geri dönmeyeceğini kendi kendine telkin edecektir.
İlk Durak Madeira Adası
Beagle yeni yılın ilk günlerinde 4 Ocak da 1832 Madeira Adası’na gelir. Darwin burada çok kısa notlar almakla yetinir. İki gün sonra Kanarya Adaları’na varırlar ve Tenerife’ye demirlerler. Ancak karaya çıkamazlar. Sebep İngiltere’deki kolera salgınıdır. Ada yetkilileri 12 gün karantinada beklemeleri gerektiğini kaptana ilettiklerinde, FitzRoy bukadar süre burada kalamayacağını söyleyerek Cape Verde’ye doğru yelken açar.
Cape Verde Adaları
Beagle 16 Ocak’da Verde Takımadalarından bir olan Santiago’nın Porta Praya koyuna demirler. Darwin ilk ciddi çalışmasına Cape Verde’de Santiago adasının falezlerine yaptığı gözlemlerle başlar. Kıyı boyunca yaptığı incelemelerde yatay tabakalar şeklinde deniz kabuklarından oluşan bir zonun deniz seviyesinden 14 metre yükseklikte olduğunu görür. Bunun nasıl olduğu sorusu aklına ilk gelendir. Ona göre deniz kabuklu zonun bir zamanlar okyanusun altında olduğu ancak bu tabakaların şimdi deniz kıyısından 14 metreye nasıl yükseldiğidir. Muhtemelen küçük düşey hareketlerin karayı yükseltmesi sonrası bu tabakaların da beraber yükseldiği ya da bu hareketlerin çok şiddetli olup bunları yükselmiş olmasıdır. Bu konu Lyell’in jeoloji prensipleri kitabında anlatılmıştır. Lyell’in teorisine göre (Uniformitarianizm) dünya yavaş yavaş hareket etmekte ve değişmektedir. Bu değişim son derece uzun bir zaman içinde olmaktadır.İlk ciddi gözlemini yapmış olması Darwin’i mutlu etmiştir. Hastalığı geçtikçe çalışmalarının daha iyi olacağına inanmaktadır.
St Paul Kayalıkları
Beagle 7 Şubatta Santiago’dan demir alır. Yelkenler bir kez daha rüzgarla dolar. Önlerindeki ilk ada St. Paul Kayalıkları’dır. Burada bir gün demirli kalacaklardır. Kaptan burada bazı kronometrik ölçümler yapacaktır Darwin iki bot ve birkaç kişiyle karaya çıkar ve hiç bir detayı kaçırmadan yaptığı o dikkatli gözlemlerine başlar. Devamlı not tutmaktdır. Kayalıklar deniz seviyesinden 25 metre kadar yükselmiştir. Her taraf deniz kuşu gübresi ile kaplıdır. Burada iki kuş tanımlar. Biri sümsük kuşu diğer ise deniz kırlangıcıdır. Darwin notlarında şöyle der, *Bunlar insanı o kadar tanımıyorlardı ki yanıma kadar yaklaşıp benimle birlikte yürümekten korkmadılar*.
Kayalıklarda tuza dayanıklı yosunlar, mantarlar dikkati çekmektedir. Darwin buradan olduğunca fazla örnek alıp, notlar tutacaktır. Yavaş yavaş ortama alışmaya başlamıştır. O gergin günler geride kalmıştır. Yaptığı gözlemler ve tuttuğu notlar Darwin’ini mutlu etmektedir.
Fernando De Noranha

16 Şubat 1832 de Beagle Atlantiğin fırtınalı sularını aşıp İngiltere’den ayrılışından yaklaşık bir ay sonra Ekvatör çizgisini geçip Brezilya açıklarındaki Fernado De Noronha Adasına demirler. Burada dört gün kalacaklardır. Bu süre içinde Darwin özellikle adanın jeolojisi ile ilgilenir. Ada tümüyle volkaniktir. Devasa köşeli bazalt sütunları dikkati çekmektedir. Deniz seviyesinden 300 m yüksekliktedir. Kuşların çoğu endemiktir. Çalılar ve küçük koruluklar bu tip yaşam için uygundur. Yapraksız ağaçların yaygınlığı dikkati çeker.
Salvador ve Azizler Koyu
28 Şubat da Beagle Salvador’a (Bahaia) gelir ve Azizler koyuna demirler. Darwin tropikal yağmur ormanlarına birkaç günlük araştırma gezileri düzenleyecektir. Burada Kaptan Fitzroy ile kölelik konusunda tartışır. Kaptanın bu fikri şiddetle savunmasına karşılık Darwin’in bu konudaki görüşü bellidir. O kölelikten yana değildir.
Abralhos Resifleri
Salvador ile Rio de Janeiro arasındaki bu mercan kayalıkları günümüzde dünyanın en önemli sualtı hazinelerinden biri olma özelliğine sahiptir. Darwin’in bu keşif gezisinde skuba yapma şansı olmadığı için denizaltı yaşamı hakkında bir bilgisi ve gözlemi de yoktur. Ancak kıyıdan ve de gemiden atılan ağla sualtı dünyası hakkında bilgi sahibi olabilmektedir. 18 Martta Salvador’dan demir alan Beagle navigasyon ve haritalama yapmak için resiflerin etrafında iki hafta geçirir. Bu süre içinde Darwin mikroskobunu kullanarak okyanus yüzeyinde kahverengi bir tabaka oluşturan tüp şekilli organizmaları inceleyecektir. Ayrıca topladığı birçok örneği alkolle sabitleyerek getirdiği örnek şişeleri içinde koruma altına alır. Daha sonra bu örnekler Londra Doğa Tarihi Müzesi’ne tanımlanmak için gönderilecektir.
Rio De Janerio, Maldonado, Montevideo, Bahia Blanca ve Tijuca Yağmur Ormanı
Beagle 3 Nisan 1832 de Rio’ya varır. Tayfalar İngiltere’den gelen ilk mektuplarını burada alacaktır. Darwin üç gemici ile birlikte iki gün geçireceği Rio Macea’ya kadar yaklaşık 200 km kadar sürecek bir kara yolculuğuna çıkar. Bu uzun süren yolculuk sırasında birçok köye uğrar. Geçtiği yerlerden ender bitki, böcek ve hayvan örnekleri toplayarak bunları koleksiyon haline getirir. 23 Nisan’da geri döner. Ancak Beagle eksik kalan araştırmaları yapmak için Salvador’a hareket etmiştir.
Darwin 710 m yüksekliğindeki Granit domu şeklindeki Corcavado Dağı’nın eteklerinde kiraladığı evin bahçesinde mutlu günler geçirecektir. Hemen yakındaki Tijuca Tropikal Yağmur Ormanlarında bir kaç kez gözlem yapmak için kısa ekskürsüyonlar düzenler. Topladığı örnekleri evinin bahçesinde tasnif ederek onlar hakkında detaylı notlar tutar. Bu çalışmalar ile yorucu günlerin verdiği tatlı stresi üzerinden çabucak atmasına yardımcı olur. Sanki burada yeniden doğmuş gibidir. İklim ve koşullar o kadar iyiydir ki buradan ayrılmak istemez.
Yağmur ormanında yaptığı gözlemlerde ilginç sonuçlara varır. Bu ortaya atacağı teori ile ilgili ilk düşüncelerdir. Darwin şöyle demektedir. Bütün bu güzellik aynı zamanda sonsuz bir tehtidi de içermektedir. Ormanda hiç bir güvence yoktu. Avlamak ya da avlanmak: Var olmak buna bağlıydı. Darwin ormanın derinliklerinde en korkunç yok etme sahnelerinden birine tanık olur.Yürüyüş halindeki siyah parlak başlı asker karıncalar 30 metre kadar uzunlukta bir konvoy şeklinde süratle hareket etmektedir. Yolları üstünde bulunan tüm canlılar arasında inanılmaz bir panik başlar. Manzara muhteşemdir. Korkudan çıldırmış gibi süratle hareket eden kertenkeleler, hamam böcekleri, örümcekler ve daha ne varsa sağa sola kaçışırken karınca ordusu ani bir kuşatmayla kaçışanların önünü bir anda keser ve açlıktan çıldırmışçasına saldırır. Sonuç korkunçtur etrafta canlı hiç bir şey kalmamıştır. Herşey bir anda olup bitmiştir.
Darwin’in yaptığı şu gözlemler ilginçtir: Kuru bir dal parçasına benzemeye çalışan peygamber devesi, ya da kuşlardan korunmak için zehirli bir meyvenin renklerini alan bir coleopter, bunlar zayıf olanların ve av olmak istemeyenlerin korunmak için geliştirdikleri yöntemlerdi. Darwin burada şunu gördü. Güçlünün zayıfı ezdiği doğa acımasızlığı insanlar için de geçerliydi.
Tujica Darwin için çok önemli bir deneyim olmuştur. Buradan oluşturduğu çok çeşitli canlı türlerini ve de özellikle bitkilerden oluşan bir koleksiyonu İngiltere’ye Henslow’a gönderir. Darwin ilk kez burada yaradılışla ilgili düşüncelerinin sarsıldığını anlar. Bundan FitzRoy’a bahsetmeyecektir.
Tijuca’dan Pampalara
1832 ye kadar Güney Amerika paleontolojisi hakkında çok fazla bir bilgi yoktur. 50 yıl önce Arjantin’de bulunan Megatherium fosili yapılan en son keşiflerdendir. Fosil şu anda Madrid Müzesi’ndedir. Bundan başka Mastodon dişlerinin varlığı da bilinmektedir. Patagonya düzlükleri özellikle de nehirlerin açtığı vadi yamaçlarında genç çökeller birçok fosil içermektedir. Darwin’in özellikle Bahia Blanca ve Punta Alta’da yaptığı arazi çalışmalarında önemli fosiller bulur ve bunları koleksiyonuna dahil eder. Ancak fosiller konusundaki çalışmalarına önemli katkı yapacak ve yaratılış fikrine ters düşen keşiflerini Tierra Del Fuega’dan tekrar kuzeye geldiğinde Rio Negro’dan başlayıp General Rosas’ın kamp alanından Rio Colarado, Bahia Blanca ve Punta Alta güzergahı boyunca yapacağı ekskürsüyonlarda gerçekleştirecektir.
Tierra del Fuega ve Falkland Adaları
Beagle 1 yıl sonra bulanık körfezlerden kurtulup, daha da güneye, daha soğuk, daha berrak, daha mavi denizlere doğru yol almaya başlar. Gemideki Fuegia’ların ülkesi Tierra del Fuego’ya doğru ilerler. Burada yaşayanlar Darwin’nin dikkatini çekmiştir: Bir defa çok iri idiler. Saçları uzun ve dağınık, gözlerinin çevresinde beyaz halkalar vardı. Yanakları kırmızı ve siyah çizgilerle boyanmış, yüzleri kadavra gibi zayıf ve koyu renkliydi.
Darwin yerli Fuegiaları gördüğünde ilk düşündüğü bunların uygar insanlardan çok vahşi hayvanlara daha yakın olduklarıydı. İnsanın kökü hakkında yazdıkları sırada ona en çarpıcı olarak burada yaşayan insanlar gelmişti. Bunlar uygar yaşamdan o kadar uzak kalmışlardı ki, sakallarını ve kaşlarını keskin deniz kabuklarıyla tıraş ediyorlardı. Omuzlarına attıkları bir guanoca derisi giysi olarak kabul edilmezse genelde çıplak geziyorlardı.
Burada geçmişi 3 yıl öncesine giden ve Darwin için önemli bir olay yaşanacaktır. Kaptan FitzRoy HMS Beagle’ın ilk seferinde Tierra Del Fuega kabilelerinden ikisi erkek biri 18 yaşındaki kızı eğitmek ve misyoner yapmak için Londra’ya getirir. Burada kral ve Kraliçe ile tanıştırılan Fuegianların kılık kıyafetleri ve hatta lisanları değiştirilip sözde modern dünyaya uyum sağlayacakları düşünülür. Beagle Darwin’li II gezisinde bu üç Fuegian misyoner olarak görev yapacakları ülkelerine bırakılır. Ancak düşünülen gerçekleşemez. Beagle Montevideo’dan tekrar Tierra Del Fuega’ya döndüğünde değişecekleri ümit edilen Fuegianların 3 yıl önce alındıkları vahşi hayata geri döndükleri görülecektir. Darwin bu değişimi ya da değişmezliği insanın kökenini yazarken eserinde belirtmiştir.
Falkland Adalarından tekrar kuzeye Montevideo’ya
Falkland Adalarındaki çalışma sonrası Beagle tekrardan kuzeye doğru yelken açar. Burada eksik kalan işleri tamamlamak ve İngiltere’den gelen postaları almak için bu geriye dönüş gerçekleştirilecektir. Bu arada Adventure yeniden donatılır. Darwin gezinin bu kısmında daha önce gidemediği yerlere keşif gezileri düzenleyecektir.
Darwin’li Beagle Maldonoda kıyılarına 2 Nisan 1833 de gelir. Burada oniki gün sürecek bir ekskürsüyona başlayacaktır. Yanında kiraladığı iki rehber ve bir düzüne at ile yola çıkar. Yolculuk sırasında ekzotik hayvanlar, kuşlar, reptillerden oluşan bir koleksiyon yapmayı amaçlamaktadır. Ayrıca buradaki düzlüklerde (Pampa) sürüler halinde dolaşan devekuşlarını da gözleyecektir. Ekskürsüyon sırasında Güney Amerika yerlilerinin avlarını yakalamak için kullandıkları Bolas adı verilen ucu üç adet topuzdan oluşan ipleri, nasıl kullandıklarını uygulamalı olarak görür. Sonuç muhteşemdir. Daha sonra ekibi ile birlikte Maldonado’ya geri döner. Oluşturduğu koleksiyon hatırı sayılır derece önemlidir. Sekiz ekzotik tropikal kuş, dokuz adet birbirinden farklı yılan türü, bölgeye özgü geyik, sekiz adet fare ve Capybara (Domuza benzer kemirici) ile Tucutuco (Memeli, kemirgen) koleksiyonu’nun değerli parçalarıdır. Darwin, Maldonado’dan Henslow’a 18 Haziran 1833 de önemli sayılacak bir koleksiyon daha gönderecektir. Koleksiyonda 20 memeli hayvan derisi, kurutulmuş bitkiler, bazı balık örnekleri ile jeolojik örnekler (Kayalar ve fosiller) bulunmaktadır.
Beagle ve Adventure 11 Agustos’da Rio Negro’ya gelir. Darwin burada başka bir ekskürsüyona daha başlayacaktır. Bu gezide yanına beş gauchos alır ve nehirin akışı boyunca patogonya köylerine doğru yola çıkar. Yol boyunca düzlüklerde benekli Guanaco (Vahşi Lama), geyik ve çok büyük bir kemirici olan Agouti’lere rastlar ve bunları not eder. Darwin bu gezide çok mutludur. Pampalarda gece yıldızların altında Gaucho’lar ile birlikte şarkı söyleyerek, sigara ve içki içerek vakit geçirir.
Darwin 13 Ağustos’da Rio Colorado’ya ulaşır. Burada General Juan Manuel Rosas’n kampında birkaç gün geçirir ve ayın 17 sinde Colorado nehrini takiben Bahia Blanca’ya ulaşır.
Punta Alta
Punta Alta sahilleri Darwin için önemli keşif yerlerinden biridir. Burada çok ilginç bulgularla karşılaşacaktır. Çökellerin üstünde tümüyle örtülmemiş tam fosil halinde dev bir tembel hayvan kalıntısına rastlayacaktır. Bu fosilleşmiş kemikler beyaz renkli deniz kabuklarından oluşan tabakaların arasında yer almaktadır. Darwin bu beyaz renkli deniz kabuklu tabakaları bir yıl önce Santiago Adasının falezlerinde rastladığını hatırlar (Komperatif Düşünme). Bu ilişki şüphesiz ki Darwin’in düşüncelerine yenilikler katar. Bu hayvanlar şimdi Güney Amerika’da niçin yaşamamaktadır. Bunları yok eden koşullar nelerdir? Bu koşullar neden değişmiştir? gibi sorular Darwin’inin düşüncelerini zorlamaktadır.
Bu yaratıklar ne zaman ölmüşlerdir. Lyell’e göre kara son derece yavaş bir şekilde yükselmektedir. O zaman bu canlılar nerededir? Muhtemelen bunlar binlerce yıl önce ölmüş olmalıdır.
Beagle 1 Eylül’de Rio Negro’dan ayrılır ve Kuzeye doğru araştırma yapacağı Plate Nehri’nin ağzına gelir. Darwin burada Buenos Aires’e doğru kapsamlı bir ekskürsüyona daha başlayacaktır.
Sahil boyunca plaj kumlarının üstünde bir çok fosil bulur. Bunlardan bir tanesi tam korunmuş bir Megatherium kafasıdır. Başka bir yerde bir diş, farklı bir yerde armadillo ya da karıncayiyene ait fosilleşmiş kemikler dikkati çekmektedir. Ayrıca Taxodon benzeri büyük bir hayvana ait kemikler, ile fosilleşmiş dev bir Armadillo kabuğu ve domuza benzer kalıntılar. Hatta ata benzer hayvan kalıntıları, kırmızı renkli çökeller içinde çok sayıda bulunmaktadır. Fosillerin bulunduğu yere 20 km uzaklıkta kırmızı çökeller içeren falezlerde rodent dişleri ve bir Ctenomys (Tucutuco rodent benzeri) kafatası fosilleri dikkati çeker biçimde yaygındır.
Bahia Blanca ile Buenos Aires arsındaki sahil şeridi tam bir fosil mezarlığıdır. Günümüzde bu bölge Pliyosen çökelleri ile örülüdür. Darwin zamanımızdan yaklaşık 5–2 milyon yıl önce yaşayan memelilerin fosilleşmiş kalıntılarına ilk kez burada keşfetmiştir. Bu buluş fosillerin evrim gerçeği üzerindeki gücünü bir kez daha ortaya koymaktır.
Darwin’in bu fosil mezarlığını keşfetmesi sonrasındaki görüşü ise şöyledir: Buradaki hayvanların boyutları çok büyüktür. Bu nedenle bu bölgedeki besin maddelerinin bu hayvanların yaşıyabilmeleri için çok zengin olması gerekir ki bu fosillerin bulunduğu yerde böyle bir şey söz konusu değildir. Bölgenin bitki potansiyeli çok zayıftır. Darwin’e göre bu önemli bir sorudur. Hayvanlar besini nereden bulmuşlardır. Yoksa zaman içinde ortam değişmiş bunlar beslenemez duruma mı gelmişlerdir? Bu dev hayvanların yaşadığı dönemde bölgenin zengin ve bereketli bitki topluluğuna sahip olması gerekmez miydi? Darwin şunu düşünür. Burada dramatik olarak ortam değişmiş bu değişikliğe uyum sağlayamayanlar yok olmuşlardır. Darwin bir karşılaştırma daha yapar. Afrika’da yaşayan modern hayvanlar zayıf bir bitki örtüsüyle kaplı bir bölgede yaşamlarını sürdürmektedir. Koleksiyonunu yaptığı Güney Amerika Pampalarındaki fosiller ile beslenmeleri arasında bir ilişki bulunmamaktadır. Bu nedenle ortam değişikliği bu hayvanların ölümünün sebebi olamaz. O zaman bu hayvanlar nasıl yok olmuşlardır?
Darwin ayın 8 inde Bahia Blanca’ya döndüğünde Beagle daha gelmemişti. O nedenle devamlı yaptığı bir şeyi yine yaptı. Beagle beklerken boş duracağına yanına Gaucholardan bölgeyi bilen rehberleri alıp Rio Sauce ve oradan da Sierra Ventana Dağına bir ekskürsüyon düzenledi. Dağın zirvesine kadar çıktı ve burada özellikle dağın jeolojisi ile ilgilendi.
27 Eylül 1833 akşamı Darwin bazı rehberleri yanına alarak Parana nehri üzerindeki St. Fe şehrine gitti. Buradan birkaç gün sonra Rio Tererco ya hareket etti. Buradaki yerliler kanoyla nehri takip ederek Darwin’i fosil lokalitesine götürdüler ama, burası son derece fakir bir bölgeydi ve çok az ve zayıf korunmuş fosiiler vardı.
5 Ekim 1833 de Rio Parana’yı geçip St. Fe Bajada köyüne gelir. Burada beş gün kalacaktır bu süre içinde birkaç tane son derece iyi korunmuş fosil bulur. Bunlar arasında dev Armadillo’ya ait dört ayak kemiği ve mastodonta ait molar dişleri dikkati çeken fosillerdir.
Darwin burada çok önemli gözlemlerde bulundu. Burada bulunan fosillerin türleri farklı olduğu halde bugün yeryüzünde ve onlara benzeyenlerin çok daha küçük formlar olduğu dikkati çekmektedir. Örneğin bugün oralarda yaşayan tembel hayvanlar küçük oldukları halde Darwin’in buldukları fosil tembel hayvan neden bu kadar büyüktü. Aynı bölgede yaşayan ile yok olmuş olan arasındaki ilişki daha ilerideki çalışmalarda türlerin ortaya çıkışları ile yok oluşları konusuna açıklık getirmesi bakımından önemliydi. Burada ayrıca önemli bir başka bulgu da Ata ait kemik ve dişlerin varlığı idi. 16. Yüzyılda İspanyollar buraya geldiğinde at burada bilinmiyordu. O zaman at fosillerinin burada ne işi vardı? Gibi sorular Darwin’in yaratılış konusundaki düşüncelerini sarsıyordu. Acaba türler devamlı değişiyor muydu? Ortama uyum sağlayamayanlar yok mu oluyordu?
Darwin Rio Negro Bölgesi’nde uzun bir ekskürsüyon daha düzenler. Bu güzergahta San Jose, Santa Lucia Canelones ve Montevideo lokaliteleri bulunmaktadır. Buradan topladığı örnekleri Cambridge’ye gönderir. Bunların içinde iki yüz kadar hayvan derisi, bazı fare darileri bir kavanoz balık örneği ve jeolojik örnekler de vardır.
Darwin 26 Kasımda Montevideo’ya döner ve Sarandis Nehri civarında bazı fosillerin bulunduğu duyumu alır. Buradaki fosil iri bir kafatasıdır ve köylüler onu almıştır. Onu alabilmek için köylülere 18 pence kadar ödeme yapar ve fosili geri alır. Daha sonra Richart Owen’nın tanımına göre bu Bir Taxodon haftasıdır. Bölgede bunun yanı sıra büyük bir Armadillo fosili de dikkati çeker. Bu koleksiyonlar bugün Londra Doğa Tarihi Müzesi’nde sergilenmektedir. 28 Kasımda Beagle Darwini alarak güneye yelken açacaktır.
Rio Santa Cruz
Buradaki çalışmalar Beagle başka bir okyanusa geçmezden önceki keşif gezilerin önemli bir bölümümü oluşturur. Darwin Santa Cruz Nehiri boyunca ciddi jeoloji araştırmalar yapacaktır. Darwin Santa Cruz ekskürsuyonu için Beagle tayfalarından oluşan bir ekip kurar, amacı And Dağları’na ulaşmaktır. Ancak 12 gün botlarla süren 320 km lik yolculukta bunu başaramaz ve geri döner. Yolculuk sırasında dikkatini çeken, daha önceleri de bir çok yerde gördüğü deniz kabukları içeren tabakaların vadinin her iki yamacında bulunmasıdır. Deniz kıyısından kilometrelerce içeride ve metrelerce yükseklikte deniz kabuğu içeren bu tabakaların ne işi vardır? Darwin bu soruyu defalarca karşılaştığı benzer tabakalar için de kendi kendine sormuştur. Darwin’e göre And Dağları yavaş bir şekilde yükselmektedir. Bu gözleme göre gezegen durağan değil, hareketlidir.
Beagle Rio Santa Cruz’da çalışmalarını bitirdikten sonra Kaptan FitzRoy geminin burnunun Tierra Del Fuega’ya doğru bir kez daha çevirir. Beagle Atlantik’i terketmek üzeredir. Magellan Boğazına girer, arkasında muhteşem manzaraları bırakarak ilerlemektedir. 9 Haziran’da zirveleri karla kaplı Sarmiento Dağı, diğer tarafta muhteşem görüntüsüyle ve tam anlamıyla buz mavisi rengindeki buzulları ve 10 Haziran 1834 de de Magdelen ve Cockburn geçidini ve 11 Haziran’da da Skyring Dağı’nı arkasında bırakarak Pasifik Okyanusuna geçer. Buraya Atoller Okyanusu ya da Resifler Okyanusu adı da verilebilir (Yazarın Görüşü).
Chiloe Adası
Darwin 21 Kasım 1834 de San Carlos Körfezi’ne demirleyen Beagle’dan adaya ayak basar. Adanın okyanusa bakan batı kesimleri bu bölgeye özgü Valdivian Yağmur Ormanları ile kaplıdır. Bu tip ormanlar tüm Şili’nin kıyı boyunca And’lar ile sahil arasında yer alır. Darwin buradan nefret etmişti çünkü durmadan yağmur yağıyordu. Bu sırada üzücü bir olay Beagle’ sarsar. Gemide para işlerine bakan, uzun zamandır hasta olan 38 yaşındaki George Rowlett’i kaybederler. Cenazesi Pasifik okyanusunun siyah derinliklerine bırakılır. Darwin bu olayın uzun süre etkisi altında kalır.
Beagle ve Adventure 23 Temmuz akşamı Valparaiso şehrine gelir. Darwin mutludur. İklim, ılımandır ve deniz çok sakindir. Midesi sanki bayram etmiştir. Ayrıca, son derece sakin kasabadır burası, masmavi gökyüzü ve kıyının hemen arkasında yükselen tepeler Darwini cezbetmiştir. Her iki gemi de küçük tamiratları için bir kaç hafta kalmaya karar verir. Darwin bu güzel yerin ve civarının fauna ve florasını incelemek ve koleksiyonlar oluşturmak için kısa süreli keşif gezileri düzenler. Ancak bölgedeki biyoçeşitlilik okadar ilgiçekici değildir.
Adventure ve Beagle kıyılarda gözlem ve batimetri çalışmaları yaparken, Darwin And Dağlarına birkaç keşif gezisi düzenleyecektir. Bu gezilerin sonuçları kıtaların yükselmesi konusunda Darwine önemli ip uçları verecektir.
Beagle ve Adventure 23 Temmuz akşamı Valparaiso şehrine gelir. Darwin mutludur. İklim, ılımandır ve deniz çok sakindir. Midesi sanki bayram etmiştir. Ayrıca, son derece sakin kasabadır burası, masmavi gökyüzü ve kıyının hemen arkasında yükselen tepeler Darwini cezbetmiştir. Her iki gemi de küçük tamiratları için bir kaç hafta kalmaya karar verir. Darwin bu güzel yerin ve civarının fauna ve florasını incelemek ve koleksiyonlar oluşturmak için kısa süreli keşif gezileri düzenler. Ancak bölgedeki biyoçeşitlilik o kadar ilgi çekici değildir.
Adventure ve Beagle kıyılarda gözlem ve batimetri çalışmaları yaparken, Darwin And Dağları’na birkaç keşif gezisi düzenleyecektir. Bu gezilerin sonuçları kıtaların yükselmesi konusunda Darwin’e önemli ipuçları verecektir.
Concepcion’da Deprem
Darwin karaların yükselmesi ile ilgili gözlemlerini yaparken başına bir talih kuşu konar. 20 Şubat 1835 de Şili’nin önemli kentlerinden biri olan Concepcion’da sabah saat 11 de yer büyük bir gürültüyle sarsılır. Darwin o sırada elma bahçelerinin yaygın olduğu yerde gözlem yapmaktadır. Toprak sıvı üzerinde yüzen bir kabuk gibi ayaklarının altından kayar. Sahildeki Beagle demirinden kurtulmuş da denizin dibine vuruyormuş gibidir. Talcahuano limanına vardıklarında işin ne boyutta olduğunu ve dehşetini anlayacaklardır. Deniz bütün şiddeti ile geri çekilmiş limanda demirli gemiler yosunlu bir zemin üzerinde yan yatmışlardı. İç kesimlerdeki Concepcion kısa süre içinde tümüyle tahrip olmuştu. Oluşan tsunami dalgaları liman kentini bir anda yerle bir etmiştir. Depremden bir ay önceki olaylar ise çok daha ilginçtir. Kıyıdan 150 km içeride olan Osorno Yanardağı patlamış, sonradan Aconcagua ve Coseguina Yanardağları’nın da indifa ettiğini öğrendiklerinde Darwin’in şaşkınlığı bir kat artacaktır.
And Dağları’na I. Keşif Gezisi
Darwin, 14 Ağustos 1834 de ilk And gezisine Navidad’dan başlar. Kıyı boyunca sürecek olan bu gezide sahilde deniz seviyesinden metrelerce yüksekte bulunan deniz kabuklu tabakaları inceleyecektir. Darwin!in fikrine göre kıtanın batı kısımları yavaş yavaş yükselmektedir. Buna benzer oluşumları, kıtanın doğu kesiminde örneğin santa Cruz vadisi içinde de gözlemiştir.
Darwin daha sonra kuzeydeki 2000 m yükseklikteki Campana dağına tırmanır. Burada bambu topluluklarından örnekler toplar ve zirveye tırmanarak nefis manzara eşliğinde geceği kurduğu kampta geçirir. Dağdan indikten sonra San Felipe’ye doğru vadi içinden yoluna devam eder. Burada beş gün geçirir ve Cornwall’i bir İngiliz’in işlettiği bakır madenini ziyaret eder. 21-25 Ağustos arasında Darwin zorlukla örnekleme yapar ve gözlem yapmaya çalışır. Çünkü Darwin hastadır ve zorlukla ayakta durmaktadır.
06 Eylül’de Santiago yolu üstündeki Talguen Dağı’nı geçerek sıcak su kaynakları, üzümleri ve şarapları ile ünlü Rancogua’ya gelir. Burada bir kaç gün geçirecektir. Termal banyo kendisini biraz da olsa rahatlatır.
13 Eylül’de San Fernado’dan inişli çıkışlı ovalardan geçerek sahile doğru yürür. Darwin çok yorgun ve hastadır. Yolunun üstündeki Tagua Tagua gölü ilgisini çeker. Buradaki altın madenleri ile İnca harebelerini ziyaret eder. Darwin burada Eylül’ün 18 ine kadar kalacaktır. Ayın 21 inde Navidad’a ulaşır. Hastalığı oldukça ilerlemiştir. Ayakta duracak hali olmamasına rağmen, bölgede küçük gözlemlerde bulunur. 24 Eylül de Valparaiso’ya güçlükle gelir ve burada Cornfield’ın evinde Ekimin sonuna kadar kalır. Bu süre içinde And Dağları’na yaptığı gezinin sonuçlarını burada yazacaktır. Buradan başka bir gemi ile Henslow’a kuş derileri, böcek örnekleri, bazı tohumlar ile su ve gaz örnekleri gönderecektir.
Darwin bir süre sonra iyileşir ancak çok daha büyük bir sorun onu üzecektir. Kaptan FitzRoy Adventure kendi parası ile alması ve bunu da Amiralliğiin ödememesi nedeniyle sinir krizleri geçirmektedir. Kendisi buna çok üzülmüştür ve Adventure’yi satıp İngiltere’ye geri dönmeyi kafasına kor ve teğmen John Wickham’a Beagle’ı yönetmesini ve çalışmalara son verilmesini ister.
Bu gelişmeler Darwin’i endişelendirecektir. Eğer FitzRoy çalışmalardan vazgeçip İngiltereye dönecek olursa, Pasifik Okyanusu’daki bir çok adayı göremeyecek en önemlisi Galapagos’a gidemiyecektir.
H.M.S. Beagle Darwin’i 10 Kasım 1834 de Valparaiso’dan alarak güneye Chiloe Adası’na doğru yelken açar. Bir gün sonra başkent San Carlos’a demirler. Burası devamlı yeşil olan ormanlarla kaplıdır. Devamlı sert rüzgarlar ve yağmur adanın özelliğidir. Fakir yaşam süren kızılderililer adanın yerlileridir.
And Dağlarına II. Keşif Gezisi
Darwin Santiago Kasabasında iken Andlara bu bölgeden II. Bir gezi daha yapmayı planlar ve yardımcısı Mr. Caldcleugh ye bu geziyi düzenlemesini ister.
Mart’ın 18 inde sabaha karşı saat 04 de Darwin bu II. Keşif gezisine başlayacaktır. Yanında İspanyol tercümanı, 10 katır ve yaşlı bir kısrak bulunmaktadır. Darwin’in amacı Andlardaki kar sınırına kadar tırmanmak ve etrafta jeolojik incelemelerde bulunmaktır. Bu nedenle ilk önce Mypo nehrini geçerek yükselir ve Portillo Geçidini geçerek Anların ilk dağ sırasına ulaşır. Burada yükseklik nedeniyle zorlukla nefes almaktadır. 21 Martta tekrardan zirve yapmaya başlayacaktır. Buralarda son derece zayıf bitki toplulukları bulunmaktadır. Fauna ise son derece fakirdir. Hiç bir kuş, böcek ve hayvana rastlamaz. Ancak, çok önemli bir keşif onu heyecanlandıracaktır. Darwin nefes alamadığı bu yükseklikte deniz kabuklularına ait fosiller bulur. Keşfi yaptığı anda zaten nefes almayı da unutmuştur. Portillo Geçidinde 5.800 metre yükseklikte bunların ne işi vardır. Darwin keşif sonrasında düşler alemine dalmışçasına heyecanlanacaktır.
Darwin daha yükseklere çıkma imkânı bulur. Hava son derece berrak ve sakindir. Kıtanın doğu tarafını uzaktan muhteşem pampa düzlükleriyle karşısındadır.
Darwin Estacado’ya doğru hareket eder. Luxan Nehrini geçer ve Martın 26 sında Mendoza’ya 10 km uzaklıkta güzel bir kamp yerinde konaklar. Burada sonradan başına iş açacak bir olaya meydana gelecektir. Bir akşam uyurken kendisini kan emen bir böcek tarafından sokulur. Yerliler bu böceğe Benchuga adını vermektedir. Bu böcek günümüzde Vinchuga olarak bilinmektedir, olasılıkla Triatoma hastalığını bulaştırmaktadır. Darwin bu böceği incelemek ve nasıl kan emdiğini öğrenmek için bir kutunun içinde Beagle’a getirecektir. Darwin İngiltere’ye döndükten sonra böcek ısırması nedeniyle oluşan kompilikasyonların hastalığına etki ettiği düşünülecektir.
Darwin 29 Martta Mendoza’nın kuzeyindeki Uspalatta geçidini geçerek geriye dönüş yolculuğuna başlar. Buraya yakın bir kasaba olan Villa Vicencio’da birkaç gün kalacaktır ve ilgisini çeken jeolojisini inceleyecektir. Burada ilginç bir keşfi kendisini şaşırtır. Dağın tümü denizaltı volkanizmasını temsil eden kayalardan oluşmuştur. 2000 m yükseklikte bunların ne işi vardır? Üstelik burası deniz kıyısına yaklaşık 1500 km uzaklıktadır. Ayrıca Darwin’i şaşırtan başka bir gözlemi daha olacaktır. 30-40 adet çapları 1-1.5 metre olan fosilleşmiş ağaç kütükleri etrafa yayılmış olarak bulunmaktadır. Daha sonra Darwin çok sayıda dev boyutlu fosil ağaçlara rastlar. Bunlar çamgillere ait olmalıdır. Darwin’in şaşkınlığı bir kat daha artar. Sualtında olan bir yer nasıl olur da taşlaşarak fosilleşmiş ağaç kütüklerini de barındırır? Lyell’in Jeolojinin prensipleri kitabı, onun bu düşüncelerine ve teorisini adım adım oluşturmasına ışık tutmaya devam edecektir.
Darwin 10 Nisan’da Santiago’ya geri döner. Burada arkadaşı Mr. Caldcleugh’in evinde bir kaç gün kalır. Daha sonra Valparaiso’ya döner ve burada Mr. Corfield'ın evinde III. And Keşif Gezisini planlar.
And Dağaları III Keşif Gezisi
Darwin III. Ve son And keşif gezisine 27 Nisan 1835 de Valparaiso dan başlar. Yanında İspanyol tercuman ve 5 at bulunmaktadır. Bu gezide amacı güzergahı üzerindeki bakır, altın ve gümüş madenlerini araştırmak ve bazı jeolojik incelemelerde bulunmaktır. Ancak bölge jeolojik olarak çok monotondur. Vadi içleri ve tepe yamaşlarına yaptığı küçük gezilerde fosilleşmiş deniz kabukları ile silisleşmiş ağaç parçalarına rastlayacaktır. Araştırma yaklaşık birbuçuk ay sürere ve Haziran’ın 5 inde geri döner. Oluşturduğu koleksiyonlara ait kargoyu bİngilzi savaş gemisi HMS Conway ile İngiltere’ye Dr Henslow’a gönderir. Bu onun Galapagoslara gelmeden önce gönderdiği son koleksiyon kargosudur.
Darwin ve Beagle Pasifik’e açılmazdan önce Lima’nın yakınlarındaki Calloa kentindinde belli bir süre kalır burada orjinal konumlarını kaybetmemiş fosilli teraslar Darwin’in dikkatini çeker. Daha önce bir çok yerde gördüğü bu fosilli teraslar bölgenin zaman içinde yükseldiğini ona hatırlatacaktır. Bu gözlemler Dawin’in kıtaya ait son gözlemleri olacaktır. 07 Eylül 1835 de sabahın erken saatlerinde Beagle burnunu Galapaslara çevirir ve kıtayı terk ederek batıya Pasifik Okyanus’na açılır. Önünde mercan adaları ve engin denizler vardır.
15 Eylül sabahı 1835 de Galapagoslar ufukta belirir. Dünya tarihinin en büyük teorilerinden birinin temellerinin atılacağı Galapagoslar Beagle ve Darwini beklemektedir. Darwin kızkardeşine yazdığı mektupta adalar için şöyle demektedir.
“Adaları görmek için can atıyorum. Kanımca jeolojisi ve zoolojisi hata affetmeyecek kadar ilginç olmalı”.
Bu adaların doğası çok ilginç olmalı. Burası flora ve faunası ile kendi içinde küçük bir dünya. Böyle bir dünyayı başka hiç bir yerde görmedim.
Galapagos Adaları
"Galápago" Eski İspanyolca’da sele anlamındadır. Adalarda çok sayıda bulunan kaplumbağa kabukları şekilleri nedeniyle adalara gelen özellikle İspanyollar tarafından bu isim verilmiştir. Volkanlardan çıkan dumanları, değişik şekilli lavları, çoğunluğu dünyanın başka erinde olmayan hayvanları, kaktüs ormanları, coğrafyası ve iklimi bu adaları afsunlu (enchanted islands) adalar da yapar. Bu özellikler gerçekten bu adaları afsunlu yapmış buraya gelenleri hatta Darwin’i bile tılsımlı bir şekilde etkilemiştir. Bu adalara gelenler karaya ayak bastıklarında kaplumbağaların tıslama sesinden başka bir ses duymadıklarını söylerler. Aslında onlara diğer bir isimle “tıslayan adalar” de diyebiliriz” Galapagos gemicilerin korkulu rüyasıdır. Son derece güçlü akıntılar, rüzgârlar ve dalgalar burada seyir yapmayı son derece zor hale getirir. Ancak çok iyi bir korunma yerleridir. Gemiciler, özellikle korsanlar Pasifiğin ana karaya en yakın bu adaları onlar için çok iyi saklanma ve korunma yeridir. Adalar arasında yüzlerce koy onları düşmanlarından koruduğu gibi, fırtınalardan da korur.
Adaların ilk keşfi, Panama dördüncü piskoposu Thomas de Berlanga’nın Dominiklerle savaşı sırasında gemisi ile Peru’ya giderken güçlü okyanus akıntılarına karşı koyamayıp Galapagos Adaları’na sürüklenir. Tarih 10 Mart 1535.
İnsanla ilk karşılaşan bu takımadaların bundan sonraki hikâyesi ilginç olayları içerecektir. Galapagos’ların tarihinde korsanlar vardır. Balina avcıları, maceraperestler vardır. Harita yapan kâşifler vardır. Adaların ilk haritası 1589 da Belçikalı Abraham Ortelius tarafından Mercator projeksiyonu’nda çizilir ve "Insulae de los Galopegos" ya da Kaplumbağalar Adası ismi verilir.
Adalarla ilgili ilk kaba seyir haritaları 1684 de korsan Ambrose Cowley tarafından yapılır.
Adaları 1593 de ilk ziyaret eden İngiliz kaptanı Richard Hawkins’dir. 19. Yüzyıla kadar takımadalar özellikle İngiliz korsanlar tarafından altın ve gümüş taşıyan İspanyol gemilerini yağmalayıp aldıkları malları burada saklamak için kullanılır. Adalar keşfedildikten sonra özellikleri hep merak konusu olur. Birçok kaşif, maceraperest, harita yapan gemicilerin akınına uğrar; Robinson Cruose yazarı Daniel Defoe 1708 adaları ziyaret edenler arasındadır. İlk bilimsel görev 1790 da Sicilyalı kaptan Alessandro Malaspina İspanya kıralı tarafından maddi olanakları karşılanan bilimsel nitelikli keşif gezisini buraya yapacaktır.
1793 de İngiliz kaptan James Colnett adaların faunası ve florası ile ilgili çalışmalar yapar ve adaların ne talihsizliktir ki balina avcıları için bir merkez olabileceğini belirtir. İlk navigasyon haritaları da James Colnett tarafından yapılacaktır.
Balina avcıları o zamanlar binlerce kaplumbağa öldürerek onların yağından ve etinden faydalanacaklardır. Kaplumbağa eti yüksek oranda protein içerdiğinden gemiciler için bulunmaz bir besin maddesidir. Darwin bile buraya geldiğinde bu olanağı kullanmıştır. Burada yine insanı görüyoruz. Bu muhteşem biyolojik çeşitlilikte birçok türün azalma ve yok olma noktasına getiren yine odur.
Ekvator Hükümeti 12 Şubat 1835 de Galapagos Adalarını topraklarına katacaktır. Darwin bu olaydan bir sene sonra buradadır. Bundan sonra adaların ünü giderek artar.
1904 de Kaliforniya Bilimler Akademisi’nin desteklediği keşif gezilerini yürüten Rolla Beck adalarda jeoloji, entomoloji, ornitoloji, botanik, zooloji ve herpetoloji konularında önemli koleksiyonlar oluşturur. 1932 de Templeton Corker araştırma gezisi böcek, balık, deniz kabukları fosiller, kuşlar ve bitkilerle ilgili önemli koleksiyonlar elde etmek için yapılacaktır.
II Dünya savaşı sırasında adalar önemli sayılacak derecede zarar görür Ekvator Hükümeti Birleşik Devletlere Galapagosların en düz adası şeklinde bir tabla volkanı olan Baltra Adası’nda deniz üssü kurmasına izin verir. Bir süre sonra havaalanı yapılır ve hava Kuvvetleri adaya yerleşir. Daha sonra Panama Kanalını korumak için burada önemli bir denizaltı üssü de kurulacaktır. Adalar II. Dünya savaşında Amerika’nın Pasifik savaşlarında önemli bir hava ve deniz üssü konumuna gelmiştir. Savaş sırsında biyolojik çeşitlilik yoğun bombardımanlar büyük ölçüde zarar görür. Özellikle kaplumbağa ve iguanalarda önemli yok oluşlar meydana gelecektir. 1959 da adalar tümüyle Doğal park statüsüne alınır. 1960 dan sonra turizme açılan adalar yoğun turistik kafile, beraberinde kirlilik ve yat trafiğine uğrayacaktır.
Adalar
Galapagos Adalarını genelde kuzeybatı-güneydoğu yönünde dizilim gösteren volkanik sıcak nokta (Hot Spot) adalarıdır. Batıda Isabella ve Fernandina geniş volkanlardır. Derin kaldereları içeri çökmüş çorba kâsesine benzer. Doğudakiler ise, küçük kalkan şekilli volkanlardır. Doğuda, en dışdaki adalar genelde yüzölçümleri çok az olan Darwin, Wolf, Pinta, Marchena ve Genovesa isimli küçük adalardır. Orta kesimde, Santiago, Bartolome, Rabida, Daphne, Kuzey Seymour, Baltra, Pinzon, Santa Cruz, Santa Fe ve San Cristobal. Batıdaki ise Isabella, Fernandina, Tortuga, Santa Maria ve Espanola adalarıdır. Bu adalar içinde denizatı’na benzeyen şekli ile dikkati çeken altı adet volkanı ile Isabella en büyük olarak dikkati çeker.
Jeolojik ve volkanolojik özelliklerinin yanı sıra Darwin’in evrim teorisi için temel prensipleri oluşturan adaların fauna ve florası ve de endemik türleri halen gezegenin önemli biyolojik çeşitliliği olma özelliğini koruduğu gibi, evrim gerçeğinin kabulünden sonra da birçok araştırma bu adalarda halen devam etmektedir.
Jeoloji
Levha Tektoniği’nin ders niteliğindeki yerlerinden biri de Galapagos Adalarıdır. Birbirleriyle transform faylarla sınırlı üç tektonik levhanın Nazca, Coccos ve Okyanusya’nın kesiştiği yerdedir Galapagos adaları. Yerin derinliklerinden gelen yüksek ısılı lavların zaman zaman yeryüzüne volkanlarla patlayarak çıktığı birçok ada vardır Galapagoslarda. Hawaii, Azorlar ve Reunion adaları gibi bu özellikleri nedeniyle jeolojik terminolojide sıcak nokta ya da hot spot diye de bilinirler. Buraları mantodan kaynaklanan sıcak magma bacalarının bulunduğu yerdir. Galapagos sıcak noktaları Nazca Levha’sının Güney Amerika levhasının altına dalması sonucunda koyu gri renkli bazaltik magma üretir. Bu üretim zaman zaman volkanlarla yeryüzüne kadar ulaşır ve şekilleri ve yapıları birbirinden farklı göz alıcı lav katılaşmaları adaların birçoğunda doğanın sanat eserleri gibi insanların ilgisini çeker.
Günümüzde Galapagosların bulunduğu bölgede büyük bir volkanik aktivite görülür. Bu aktivite zaman zaman güçlü de olabilmektedir. Örneğin 1991 de Marchena ve 1995 de Fernandina erupsiyonları dikkati çeker.
Galapagos ekosistemleri
Adalarda karasal ve okyanusal olmak üzere iki ekosistem görülür. Bunlşarda kendi aralarında birçok alt habitatlara ve onlar da topluluklara ayrılır. Galapgosların en önemli özelliklerinden biri de çok önemli okyanus akıntılarının kesiştiği bölgede yer alması ve tropikal okyanus takımadaları olmasıdır. Burada yaşayan türler ise büyük bir başarıyla son derece verimsiz ve yaşanması son derece zor olan nişlere uyum sağlamışlardır. Böyle olunca da ortamlardaki türler arasında inanılmaz yaşam mücadelesi kaçınılmaz olmuştur.
Denizel ekosistemde Galapagosları etkileyen okyanus akıntılarının önemi çok biyiktir. Bu bölgede dört büyük akıntı sistemi görülür. Kuzeydoğu yönünden güneybatıya doğru ilerleyen ılık ve az tuzlu sulara sahip Panama Akıntısı, batıdan doğuya hareket eden soğuk nitelikli Cromwell dip akıntısı, Güney Amerika batı kıyılarından batıya doğru ilerleyen Güney Ekvator soğuk yüzey akıntısı ile Güneyden Güney Amerika kıyılarından Galapagoslara doğru gelen soğuk ve çok tuzlu Humbolt-Peru Okyanus akıntıları. Bunlar 14 büyük ada ve 120 küçük adadan oluşan 138.000 km2 lik dağılım alanı olan Galapagos Takımadaları’nın bulunduğu bölgede karışırlar ve inanılmaz çeşitlilikte denizel invertebrat ve plankton nitelikli bir çok denizel organizmayı besin maddesini olarak buraya yığarcasına depolarlar. İşte buradaki denizel biyolojik çeşitliliğin inanılmazlılığının kökeni bu akıntıların karışımında yatar.
Aynı zamanda denizaltı volkanizması nedeniyle artan deniz sıcaklığı buradaki biyolojik çeşitliliğin artmasında önemli bir etken olarak görülmelidir.
Galapagos karasal yaşam ortamları ve onun besin potansiyeli tümüyle bölgesel iklimin özelliklerine bağlıdır. Burada iklim ise tümüyle yüksekliğe bağlı özellikler sunar. Yağış güneydoğu yönünden esen sert rüzgarların etkisi’nde ısınan havanın yükselmesine bağlı olarak gelişir. Bu özellikler nedeniyle Galapagoslardaki vejitasyon zonları yüksekliğe bağlı olarak gelişir ve dört çeşit tanımlanan zon meydana getirir.
Littoral Zon: kıyılara vuran deniz dalgalarının oluşturduğu tuzlu spray zon
Kurak Zon: En geniş zondur ve bu ortamlara özgü bitkilerle kaplıdır.
Geçiş zonu: Kurak ağaçlardan oluşan ormanlık alan.
Humid Zon: Scalesia Ormanı, Miconia çalılıkları ve yükseklerdeki otlaklar, diğer adıyla çayırlar (Pampalar).
Littoral ve kurak Zon biyolojik çeşitliliğin en fazla olduğu ortamlardır. Dağ zirvelerini ve yamaçlarını örten nemli hava tabaklaları bu bölgelerde kendine özgü biyolojik çeşitliliği oluşturur. Örneğin, İzpinozlar, dev kamlumbağalar, kaktüs ormanları ortamın karakteristik taksonlarıdır.
Galapagosun, biyolojik çeşitliliği içinde terrestrial (karasal) gruplar Bryophyta (karayosunları), Fungi (mantarlar) İnvertebrat (omurgasızlar), Likenler (mantar+yosun), vasküler (damarlı) bitkiler ve kara vertebralı (omurgalı) lar’dan meydana gelir. Denizel gruplar ise çok daha değişiktir. Algler, Anemon, hydra, coelenterata corals (mercanlar, Gorganian ve Zoanthidler) Echinodermata (Derisi dikenliler), Denizel omurgalılar, planktonlar ve diğer takson grupları bu ortamların temsilcileridir. Adalara özgü flora ve fauna birbirinden farklı ortamlarda temsil edilir.
Bryophyta, karayosunları Anthocerotae, Hepaticae (ciğerotları) ve Musci (mantarlar) türleri ile karakteristiktir. Fungi, Ascomycota, Basidiomycota ile temsil edilir. İnvertebrat sınıflarınde ise oldukça çok çeşit dikkati çeker. Arachnida, Chilopoda, Entognatha, Gastropoda. İnsecta’da Blattodea, Coleoptera, Diptera, Hemiptera, Hymenoptera, Formicidae, Lepidoptera, Neuroptera, Orthoptera, Psocoptera ve Thysonoptera karakteristiktir. Kara Omurgalıları, Amphibia, Reptilia, Aves ve mammalia ile bilinir. Denizel ortamı temsil eden grupların içinde denizel vertebralar önemlidir. Örneğin Kuşlar, memeliler, sürüngenler, kemikli ve kıkırdaklı balık türleri endemik nitelikli taksonları ile dikkati çeker.
Fauna Gymnospermae (çiçeksiz bitkiler), Monocotyledon (tek çenetliler) ve Pteridophyta (eğretli otları) ile temsil edilmiştir.
Bu adalarda yaşayan birçok endemik kuş, reptil, Arthropoda, deniz ve kara memelileri ile çeşitli balık taksonları ve karasal - denizel ortamlara uyum sağlamış canlılar ile adalara özgü bitki toplulukları Galapagosların muhteşem biyolojik çeşitliliğini oluşturur.

Tahiti’ye Doğru
20 Ekim 1835 de sabahın erken saatlerinde Beagle kuvvetli rüzgarı da arkasına alır ve yelkenlerini şişirerek Galapagos’u arkasında bırakır. Önünde Tahiti vardır. Darwin’nin geride kalan yerler ile ilgili yüzlerce örneğin yanı sıra gözlemlerini anlatan detaylı notları vardır. Dönüş yolculuğu başlamış gibidir ama yine de önlerinde bir yıl daha sürecek ve görülecek yerler bulunmaktadır. 1835 Kasımının 15 inde 5.150 km lik yolu, günde 240 km yol alarak katettikten sonra Tahiti adasına ulaşır ve Matavai Koyuna demirler. Darwin burada 10 gün geçirecektir. Bu süre içinde adanın iç kesimlerine ekskürsüyonlar düzenleyen Darwin birçok bitki örneği toplayacaktır.
New Zealand - Adalar Koyu
21 Aralık 1835 akşamı Beagle New Zealand Adaları’nın kuzeyindeki Adalar Koyu’na demirler. Burası güçlü rüzgârlara karşı korunaklı bir yerdir. Darwin 23 Aralıkta koydan 20 km kara içinde olan Vaimate yerleşim yerine küçük bir bot ile hareket edecektir. Akşama doğru oraya gelir. Bu yolculukta eğrelti ağaçları onun dikkatini çekecektir.
Avustralya Kıtasına
30 Aralık 1835 de Beagle Avustralya ya doğru hareket eder. Darwin Yeni Zelanda’dan ayrıldığı için mutludur. 1 Ocak 1836. Yeni bir yıl daha başlamıştır. Daha doğrusu bir yıl daha geride kalmıştır. İngiltere’den ayrılalı dört yıl olmuştur. Beagle arkasında zorlu geçen yıllar bırakmıştır ama daha sonra bunların değeri çok daha iyi anlaşılacaktır. Üç Kıral adalarına uğramadan geçerler. 12 Ocak 1836 da Sydney koyuna gelirler ve Beagle buraya demirler. Burası İngiltere’ye çok benzmektedir. Darwin burada da duramaz ve 16 Ocak’da bir kılavuz önderliğinde ve iki at ile kara içine doğru 120 km kadar yapılacak olan keşif gezisine çıkar. Buradaki bitki toplulukları Güney Amerika bitki topluluğuna göre son derece zayıftır. Ancak bölgesel vahşi yaşamı ilginç bulur. Özellikle acayip görünümlü Platypus dikkat çekicidir.
Tasmania - Van Deiman Ülkesi
1836 30 Ocak da Darwin ve Beagle Avustralya’dan ayrılır. Güneye doğru Tasmania, eski ismiyle “Van Deiman’s Land” e 5 Şubat’ta demirler. Darwin burada 10 gün kalacaktır. Bu süre içinde adanın iç kesimlerine jeolojik incelemeler için beş keşif gezisi yapacaktır.
King George Koyu – Güney Avustralya – Cococ ve Mauritius
17 Şubat’ta Beagle, King George koyuna gelir. Burada kısa bir süre kalan Beagle 250 mil Güney Doğudaki Perth’e hareket eder. Artık dönüş ve ülke hasreti kendini daha sık hissetirmeye başlamıştır.
13 Mart 1836 da Beagle Avustralya’dan ayrılır. Keeling Adaları diğer adıyla Cocos ve sonrasında Mauritius ve Madgascar’a yelken açar. Bu adalar mercan resiflerinden oluşmaktadır. Darwin’in daha önce mercan resifleri hakkındaki teorisini burada test etmek için adaların etrafında birkaç gün süren keşif gezisine çıkar. Atoller mercan kayalıklarıdır. Mercanlar ise özellikle tropikal kuşakta çok fazla yayılım gösteren ve koloniler oluşturarak yaşayan omurgasız canlılardır. Devamlı büyüyerek gelişirler. CaCo3 den oluşmuş son derece sert kabukları vardır. Mercan kayalıkları denizcilerin korkulu rüyasıdır. Pasifikte birçok gemi bu kayalıklara çarpıp batmıştır.
Darwin’in atollerin oluşumu üzerine geliştirdiği hipotez bugün de geçerliliğini korumaktadır.
Darwin Beagle ile yaptığı keşif gezsisi sırasında özellikle pasifik okyanus’nda uğradığı ve incelemeler yaptığı bir çok adanın (1831–1836) volkanik kökenli olduğu ve etraflarının da mercan resifleri ile çevrili olduğu dikkatini çekti. İncelemeleri sonrasında (1842) volkanik adalar ile mercan resifleri arasında önemli bir ilişki olduğunu anladı (Korelatif Düşünce). Darwin’e göre, birçok tropikal ada volkanikti ve etrafları resifle çevrilmişti. Zaman içinde çöken volkanın etrafında gelişen özellikle de herpatipik yani koloni ve resif yapan ve ahermatipiklere göre daha sığda yaşayan mercanlardan oluşan saçak resifleri oluşmaktadır. Adanın batması devam ederken mercanların gelişimi de devam eder ve sonunda etrafı resifle çevrili ve sarılıcı algler ile destekli atoll diye tanımlanan mercan gölleri meydana gelir. Darwin’in bu teorisi pasifik Okyanusu’nda ekvator boyunca tropikal nitelikli adaların oluşumu için geçerli olmuştur. Atol kelimesi ilk defa 1625 yılında “Atollon” olarak kullanılmıştır. Köken olarak Maldiv adaları yerlileri tarafından kullanılan Indo-Aryan dilinde bu kelime “atalhu” olarak geçmektedir. Kelimenin populerize olması ise Darwin’in Beagle ile yaptığı keşif gezisinden sonra bu konuda oluşturduğu teori iledir.
Mercan atolleri kalsitlerin dolomite dönüştüğü önemli yerlerlerdir. Denizlerin derinliklerinde sular kalsiyum karbonat bakımından doymamış fakat dolomit yani sulu kalsiyum karbonat bakımından doymuş özelliktetir. Dolomit-kalsit değişimi ise mercan resiflerinin gelişiminde son derece önemlidir. Bu değişimde rol oynayan etmen ise volkanik aktivite ile etkilenen hydrotermal akıntılardır.
Darwin’e göre resif çeşitleri üç tiptir.
Saçak resifleri; Volkanik adanın etrafı bir saçak ya da etek şeklinde mercanlarla çevrilidir. Bariyer ya da engel resifleri; Kara ile Lagon arasında mercanlardan oluşan ve çizgisellik gösteren resiflerdir. Bu arada kalan bölge kumluk ve deniz alglerince yaygın sığ bir bölgedir.
Atoller; yüzük ya da halka biçimli resif oluşumlarıdır. Burada halka içinde kalan kısıma lagon adı verilir. Bunlar volkanik adaların batması sonucunda bir yerde saçak resiflerinin kalıntısı olarak da düşünülebilinir.
Cocos’un plajları hemen hemen neredeyse Hindistan cevizi ağaçları ile kaplıdır. Darwin burada birkaç küçük kuş, kertenkele, çok çeşitli böcek ve çok sayıda çeşitli mercan kolonileri’nden oluşan küçük bir ada koleksiyonu oluşturur. Bunları gerektiği şekilde koruma altına alır.
12, Nisan 1836 da Beagle Cocos’dan ayrılır. Kuzey Keeling, Chagos ve Rodriguez Adalarına uğramadan Mauritius’a doğru yoluna devam eder. 29 Nisan da adanın Port Louis limanına demirler ve burada bir kaç gün kalır.
9 Mayıs’da Beagle Port Louis den ayrılır ve Madagasgar Adası’nın yanından geçerek 31 Mayıs’da Güney Amerika kıtasından sonra başka bir kıta Güney Afrika’nın ucundaki Cape Town yakınlarındaki Simons Koyuna gelir.
Güney Afrika
3 Haziran 1836 da Darwin burada 3 yıl önce kurulan kıraliyet araştırma merkezini ziyaret edecektir. Başkan doğa bilimci John Herschel ile volkanlar, deprem ve kıtaların yükselmesi konusunda bilgi alışverişinde bulunurlar. Ayrıca, insanın kökeni ve yeni türlerin oluşması da bu tartışmaların içinde yer alır.
St. Helen Adası
18 Haziran da HMS Beagle Cape Town’da ayrılır ve burnunu kuzeye, Afrika’nın batı sahillerine çevirir. Haziran 29 da Oğlak Dönencesini geçen Beagle 8 Temmuz da St. Helena Adası’na demirler. Darwin burada 5 gün geçirecektir. Darwin’e göre ada son derece ıssız ve terk edilmiş bir yerdir. Ada Atlantik’in ortasında volkanik kayalardan oluşmuş büyük bir dağdır. Darwin zamanını bölgenin jeolojisini öğrenerek değerlendirecektir.
Ascension Adası
4 Haziran 1836 da öğlen saatlerinde Beagle Ascension Adası’na doğru St. Helen’den ayrılır. Haziran’ın 19 unda akşam saatlerinde Adaya ulaşır. Adada İngiliz denizcileri ile köle Afrikalılar yaşamaktadır. Burada dört gün kalır. Bu süre içinde 858 m yüksekliğindeki Green Hill’e çıkar ve bölgede volkanlar hakkında gözlemlerde bulunur. Ada biyolojik açıdan önemlidir. Kumsalları yeşil kaplumbağaların yumurtlama yeridir.
Tekrar Güney Amerika
23 Haziran 1836 FitzRoy San Salvador’daki ölçümlere ilavelerde bulunmak için bölgeye gitmeleri gerektiğini belirtir. Bu açıklama Darwin’i üzer. Dönüş yolculuğunda böyle bir değişiklik moralini bozacaktır ama pek de aldırış etmez. 1 Agustos da HMS Beagle Brazilya’da Bahia da los Santos’a gelir. FitzRoy yeni ölçümler alırken Darwin tropikal ormanın içlerine yeni keşif gezileri yapar. 17 Agustos’da çalışmalar biter ve Beagle tekrar kuzeye doğru yelken açar. Yollarının üstünde uğrayacakları birkaç ada daha vardır.
Cape Verde Adaları
Darwin İngiltere’ye doğru gittiklerinden dolayı memnundur. Geride kalan hastalıklar, deniz tutmalarını, rahatsızlıklarını unutturmuştur. Beş yıl süren biyolojik ve jeolojik gözlemleri onu yeni yeni düşünceler içine sokmuştur. Topladığı binlerce örnek ve oluşturduğu muhteşem koleksiyondan çıkan sonuçlar insan aklına inanılmaz boyutlar kazandıracaktır.
Ağustos 21 de Beagle ekvatoru geçer. 31 Ağustos’da Cape Verde Adlarında Porta Praya’ya demirler. Burada beş gün geçireceklerdir.
Azor Adaları
5 Eylül’de Beagle Azor Adalarına doğru yelken açar. 9 Eylül de Yengeç Dönencesini geçer. 20 Eylül de HMS Beagle Azorlara gelir ve Terceira Koyuna demirler. Darwin burada volkanizmayı inceleyecektir. 21 Eylül 1836 da Beagle Azor Adalarını terkeder. 25 Eylül de İngiltere’ye doğru durmaksızın yol alır. Artık son durak İngiltere'dir.
İngiltere ve Eve Varış
Tarih 2 Ekimde1836 yı gösterdiğinde HMS Beagle bu muhteşem araştırma gezisine başladıktan 4 yıl, 9 ay ve 5 gün sonra İngiltere’ye dönmektedir. Beraberinde Darwin, koleksiyonları ve düşünceler vardır.
Falmouth’a demirlediğinde yağmurlu ve fırtınalı bir akşamdır. Darwin iki gün sonra ailesi’nin yanına Shrewsbury’ye hareket eder.
On yıl Sonra
1846 yılına gelindiğinde Darwin Beagle ile işinin bittiğine inanıyordu. Günlükleri ve beş ciltlik Beagle’ın Zoolojisi’ni yayınlamıştı. Ancak getirdiği örnekler ile de ilgilenmesi gerekiyordu. Örneğin Cirripedae ler onun dikkatini çekiyordu. Bir de güvercinleri vardı. Onlarla daha çok ilgilenmek için Güvercin sevenler kulübüne katıldı. Onları yetiştirme çok hoşuna gidiyordu. O yıllarda güvercin yetiştiriciliği İngiletere’de asılzadeler arasında çok yaygın bir uğraştı. Darwin bu alışkanlıkları ile uğraşırken yaşamının en büyük krizinin kapısını çalmak üzere olduğunun farkında değildi.
Darwin yaptığı geziyi düşündükçe aklına gelen bazı düşünceler onu rahatsız etmesine rağmen yaptığı gözlemler, tuttuğu notlar, topladığı örnekler onu bu düşüncelerden alıkoyamıyordu.
Ona göre dünyadaki çeitli türler ilk şekillerinden uzaklaşmış olmalıydı. Onlar noksansız ve değişmez olarak yaratılamaları imkansız gibiydi. Özellikle çever koşulları ve uyum türleri değiştirebilirdi. Bu değişim konusuyla ilgili ilk notlar 1837 yılında Darwin tarafından tutulmaya başlanmıştı. Darwin bunları daha da geliştirmek niyetindeydi.Sonra bu notlar bir dizi şeklini aldı. Hele 1798 de yayınlanmış Malthus’un “Nüfus ilkeleri üzerine bir deneme” An essay on principles of population isimli kitabı okuduğunda önemli bir kuramın izinde olduğunu düşündü. Bu konudateorisinin bir tsalğını kaleme alıp eğer ölürse bunu yayınlatması için eşi Emma’ya vasiyet etti. Darwin çelişkiler içindeydi. Bir tarafta aldığı güçlü teokratik eğitim onun yaratılış teorisi hakkındaki düşüncelerini zorlarken diğer tarafta Beagle gezisi sırasında beş yıl süreyle gördükleri, yaşadıkları ve koleksiyonları o güçlü inancını kendi düşüncelerini sarsar duruma getirmişti.
Doğal seçilim ve Coğrafik izolasyonlar Darwin’in gözlemleri sonucun evrim teorisi için ortaya çıkan en önemli kanıt olarak düşünülmelidir.
Darwin notlarında şöyle der; “Her tür de sağ kalabilecek olandan daha fazla çok daha fazla birey üremekte ve bunlar da yaşamlarını sürdürebilmek için devamlı mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Bu nedenle herhangi bir birey kendine yararlı küçük bir değişiklik geçirdiğinde ise hayatta kalma becerisini elde etmiş olacak böylece kendi bireyleri arasında seçilmiş olacaktır. Bu doğal yolla gerçekleşen bir seçilimdir. Bu aynı zamanda en güçlü olanın yaşamda kalması anlamını da taşımaktadır”
Darwin türlerin değişimi için bir zamana gereksinim olduğunu çok iyi biliyordu. Zaman konusu çok önemliydi.
Sıradan bir Hrisyan için İncil’in her kelimesi doğru olmalıydı. Başpiskopas Ussher ve Cambridge Üniversitesi’nden Dr John Lightfoot yaptıkları mistik hesaplamalar sonucunda Dünya’nın yaratılış yaşının İsa’dan önce 4004 yılında 23 Ekim Pazar günü saat 09 olduğunu belirtmişlerdi. İncilin doğru yorumlanması konusu’nda nekadar tartışma yapılırsa yapılsın bir gerçeği kimse gözardı edemezdi Çünkü Kutsal kitaptaki olgular dokunulmazdı.
Dünya’nın yaşı konusuna gelince gezegenin yaşı söylenildiği kadarıyla bu kadar genç olamzdı. Darwin özellikle And Dağlarına yaptığı keşif gezilerinde denizlerde yaşayan canlıların fosilleşmiş kalıntılarına 5000 m de rastlamıştı. Ya da Atlantik kıyılarında yaşayan birçagil olan Auracaria’nın silisleşmiş metrelerce uzunluğundaki fosil kütüklerin bu yükseltide bulunmasına ne demeliydi.
C. Lyell’in Principles of Geology isimli eserinde üniformitarianizm’e göre herşey çok uzun zaman içinde değişiyordu. Darwin bu eseri yolculuğu sırasında okumuş ve çok etkilenmişti. Herşey değişitiğine göre, dağlar yükseldiğine göre türler neden değişmez oluyordu. Onlar da çok uzun zaman içinde değişebilirdi. O nedenle dünyanın yaşı o söylenildiği gibi olamazdı. Bu zaman milyonlarca yıl hatta çok daha uzun bir zaman olmalıydı. “Gümüzde yapılan radyometrik tarihlendirmelere göre gezegenimizdeki en yaşlı kayanınyaşı 4.8 milyar yıl olarak hesaplanmıştır. Bu yanlızca bilinen bir kısımdır”.
Darwin’i bekeleyen tehlikeye gelince, 1858 de Doğa bilimci Alfred Russel Wallace’dan çalıştığı konuların ve yaptığı gözlemlerinin aynına benzer şeylere Borneo Adasın’da rastladığını anlatan bir mektup aldığında Darwin’in başından aşağıya kaynar sular döküldü. Herşeyin bittiğini ve geç kaldığını anladı. Wallace Lyell’e “Farklı Türlerin ilk şekillerinden sürekli olarak sapma eğilimleri üzerine” yazılmış makale göndermek istiyordu. Bu konuda önceden Darwin’e danışmak istemişti. Darwin vakit heçirmeden Lyell’gitti ve durumu anlattı. Bundan sonrası ise şöyle gelişti. Lyell ve Hooker Darwin’in çalışmalarını yakından takip ediyorlardı. Wallace ile işbirliği yapmaya ikna ettiler. Bir ay sonra birlikye yazdıkları bir makale Linnean Society de sunuldu. Bir yıl sınra yayıncı John Murray Darwin’in On the Origin of the species by means of natural selection or the preservation of favoured races in the struggle for life (Doğal Seçlim yolu ile türlerin kökeni veya yaşam savaşında türlerin korunması) kitabını yayınladı. Kısa bir süre sonra da kıyamet koptu. Zaman ve türlerin değişmezliği bu kabul edilemezdi. Ancak Darwin haklıydı. Beş yıl süren gözlemleri ve vardığı sonuçlar Evrim Teorisi’nin ilk temel taşlarını oluşturacaktı. Bundan sonra ise herşey kendiliğinden geldi. Mendel’in genetiği Hugo Vires’in mutasyonları teoriyi gerçek yapmıştı.




































































9 Aralık 2008 Salı

Milliyet'ten

78 milyon yıllık şaşırtan fosil İnönü Üniversitesi'nden bir araştırma ekibinin Malatya kırsalında 78 milyon yıl önceye ait dev midye fosili (rudist) bulunduğunu açıklaması bilim çevrelerini şaşırttı. Haberdeki bir dizi hata sıralandı DERYA SAZAK Malatya'da 78 milyon yıl önceye ait dev midye (rudist) bulunduğuna ilişkin AA haberinin Milliyet tarafından kullanılış şekli, 'ne yapalım, profesör söyledi biz de yazdık' şeklindeki gazetecilik refleksinin tipik göstergesi olarak bilim çevrelerince eleştirildi. 9 Ocak tarihli gazetedeki, 'Malatya'da 78 milyon yıllık fosil şaşırttı' başlıklı habere şaşıranlar, sıradan okurlardan çok yıllarca bu alanda araştırmalar yapmış, MTA'da çalışmış uzmanlardı.AA'nın haberine göre, '78 milyon yaşındaki' dev midyeyi Akçadağ ve Hekimhan kırsalında bulan (muhabir öyle bir dil kullanıyor ki, sanki Olağanüstü Hal Valiliği, kırsalda yapılan operasyonu açıklıyor!) İnönü Üniversitesi'nden Doç. Mehmet Önal ve Prof. Hasan Kavruk, Malatya dahil bölgenin geçmişte deniz olduğunu da vurguluyor. Haberi zenginleştirmeye çalışan muhabir ve editörlerin aklına nasılsa, 'Nuh'un gemisi' gelmemiş!Dev midye fosili (rudist) yakında bir sempozyumla dünyaya tanıtılacakmış. Fosili bulan araştırma ekibi, cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul Üniversitesi'nin 'milyonlarca sterlin'e aldığı fosilin, Malatya'da adeta müzesi olduğunu da açıklamalarına eklemeyi ihmal etmemişler.'Bilime saygısızlık! 'Milliyet'te yer alan haber konuyla ilgili olan ve bu alanda çalışmalar yaptığını söyleyen iki uzman okurumuzu 'şaşırtmış'. Jeoloji Yüksek Mühendisi MTA 1976 - 88 devresi Genel Direktör Yardımcısı Dr. M.Orhan Özkoçak şöyle diyor: "Haberiniz beni çok şaşırttı. Sanki, yeni ortaya çıkarılmış çok önemli bir bulguymuş gibi anlatılmakta. Ülkemizin çeşitli ölçeklerde jeolojik haritaları cumhuriyet dönemi boyunca üniversitelerin ve ilgili kuruluşların çalışmasıyla çıkarılmış, paleontologlarımız tüm fosilleri inceleyerek katmanlara yaş vermişlerdir. Benim MTA' da çalıştığım 1960-1988 devresinde birinci demir bölgemiz Malatya - Sivas çevresi de didik didik araştırılmıştır. Bu haber, halen 10 bini aşan sayıdaki jeoloji mühendisi camiasına büyük saygısızlıktır. Dünyamızın jeolojik yapısını altı buçuk milyar yıl öncesine kadar çıkarabiliyoruz. Muhabirin hatası değilse, üniversite profesörlerinin bu tip beyanlarda bulunmasını doğrusu çok yadırgadım." 'Her zaman bulunur. İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü'nden Prof. Dr. Mehmet Sakınç da haberi eleştiriyor: "Haber, bilginin topluma aktarılışında medyanın deprem örneğinde olduğu gibi sınıfta kaldığının açık bir belirtisi olarak karşımıza çıkmakta. Haberin şaşırtıcı bir tarafı bulunmamaktadır. Bu fosiller yaşadıkları jeolojik zamana ait kayalarda her zaman bulunur. Malatya ise yıllardan beri bilinen en önemli rudist çalışma alanlarından biridir. Malatya ve civarının jeolojik zamanlarda deniz olması da çok doğaldır. Haberde, bu fosilin yaşının 78 milyon olduğu belirtilmektedir. Bu hata, doğaldır ki bu bilgiyi veren profesöre aittir. 78 milyon yıl gibi kesin bir yaş, ancak, radyometrik yöntemle verilebilir. Halbuki, fosil yaşları, mutlak değil bağıl yaşlardır. Canlılar, belli bir zaman aralığında yaşamışlardır. Bu nedenle, bu tip yaşlar verilirken de buna dikkat edilmelidir. Rudist yaşını genel anlamda yazacaksanız, Üst Kretase - Mastrihtiyen katı (70.6 - 65.5 milyon yıl önce) demek doğru olacaktır.'10 dolarlık fosil'Haberde, 'Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, İÜ'nün bu fosili milyonlarca sterlin vererek yurtdışından aldırdığı' belirtilmekte. Bu son derece hatalı, sorumsuzca yazılmış bir haberdir. Oradaki fosil koleksiyonlarının tarihini bilen birisi olarak, böyle bir alım söz konusu değildir ve bu tamamen uydurma bir bilgidir. Bir defa bu fosilin günümüzdeki maddi değeri, hemen hemen hiç yok gibidir. Nesli tükenmiş oldukları için bu fosili belki 10 dolara satın alabilirsiniz. Bir dinozor fosili ki en iyi bilineni T.rex 8 milyon dolardır. Küçük bir omurgasız hayvan fosilinin, milyonlarca sterlin ettiğinin belirtilmesi ise, bilimi basın aracılığıyla televole kültürüne döndürmektir. Bu olayın sonunda, kısa zaman içinde, oradaki tüm fosil topluluğunun yağmalanarak tahrip edilebileceğini düşünebiliyor musunuz? Bunları satmaya çalışan halk, şunu da bilmemektedir: Tabiat ve kültür varlıkları kanununa göre, fosillerin satışı ülkemizde yasaktır!" Ombudsman'ın görüşüFosil haberini eleştiren akademik çevreler, depremden sonra ortaya çıkan gazetelerdeki 'bilim editörlüğü' eksikliğine dikkat çekiyorlar. Haberin kaynağı AA da olsa, Milliyet'in de geniş yer ayırdığı bu haberin, sanki ilk defa bir fosil bulunuyormuş gibi sunulması hatalı. Milliyet gibi okur kalitesi yüksek bir gazetede, bu tür yüzeysel bilgilerden kaçınmalı. Ayrıca, haberin yol açacağı sansasyonun, 'fosil yağması' gibi olumsuz sonuçlara yol açacağı üzerinde de düşünülmeli.

8 Aralık 2008 Pazartesi

Fosil Folklor






Fosil, klasik çağdan günümüze, insanların ilgisini çekmiş, birçok düşünür ve bilim adamı “fosil” ile ilgili değişik düşünce tarzları ortaya koymuş, neredeyse aydınlanma çağına kadar onun doğaüstü güçlerin bir sonucu olarak meydana geldiğini düşünmüşlerdir.
Klasik dönemde Thales ve diğerleri, Roma da Plinius fosil hakkındaki düşünceleriyle doğa bilimlerinin önemli düşünürlerdir. Özellikle Miletli olanlar deniz kenarında yaptıkları doğa gezilerinde rastladıkları deniz kabukları ile kıyılardaki kabukları karşılaştırarak buraların daha önceleri sularla kaplı olduğunu düşünmüşlerdir. Karanlık çağda ise, kayalardaki fosil kalıntılarının kökenleri hakkında doğaüstü güçlerin kanıtları aranmış hatta çoğu kez oluşumlarının kutsal kitaptaki tufanla ilgili olduğu düşünülmüş, fosillerle ilgili bu dogmatik inanış hemen hemen aydınlanma çağına dek sürmüştür.
Roma imparatorluğunun çökmesiyle çok tanrıdan tek tanrıya geçmeye başlayan Avrupa bu geçişin sancılarını ve acılarını tüm şiddetiyle çekmektedir. İnsanlar kötülüklerden korunabilmek için olmadık nesnelere inanmakta, onları her türlü kötülükten ve hastalıktan korunma mutosu yapmaktadır. Bu nesnelerin en önemlilerinden biri de fosillerdir. Kayalar içindeki çoklukları, şekilleri ne oldukları, nereden geldikleri konusundaki bilinmezlikleri ile dikkati çeken fosiller, jeolojik zamanlarda yaşamış özellikle de omurgasız ve bazen de omurgalı hayvanların taşlaşmış (fosilleşmiş) kalıntılarından başkası değildir. Halkın bunların kayaların içine nasıl girdiği konusunda tek inançları vardır o da doğaüstü güçlerdir. Bunlar ya tufan sonucunda buralara gelmiştir ya da Pliny’nin yazdığı gibi fosiller plastik güçlerin eseridir.
“Fosil kelimesi” ilk kez 16. yüzyılda Alman Madenci G. Agricola tarafından ünlü eseri De Natura Fossilium da kullanılır. G. Agricola’ya göre “fosil” toprağı kazarak çıkartılan her türlü doğal nesnedir. Bu mineral, taş, maden ya da bir canlının kalıntısı olabilir.
Aradan geçen üç yüzyıl sonra 19. yüzyılda paleontoloji ilk kez bir bilim dalı olarak kabul edilir. Bu gelişmeler sonrasında evrim kuramının fırtınalar kopartan tartışmaları, fosilleri kuramın savunulabilmesini kolaylaştıran en önemli doğa objeleri yapacaktır. Bu yüzyılda Lyell ve Darwin ile fosillerin yükselişi gerçekten muhteşemdir.
Yüzyıllar hatta binlerce yıl halklar arasında konuşula konuşula günümüze kadar gelen masal, efsane ve mitlerin çoğunun içinde fosiller de vardır. Özellikle fosillerin biçimleri insanların hayal dünyasında başka bir dünya yaratmıştır. Benzetmeler, yakıştırmalar ve şekiller bu dünyanın önemli sembolleridir.
Mitler
Mitler halk hikâyeleridir. Efsaneler tanrıları, kahramanları ve doğaüstü varlıkları konu alan anlatılardır. Bu söylemler ozanlar ve rahipler ya da din adamları tarafından düzenli bir şekilde sözlü aktarımla halklar arasında zaman içinde yayılır, çoğunlukla da ilgili oldukları topluluğun rahipleri veya hükümdarları tarafından onaylanarak devamlı canlı kalırlar. Topluluğun ruhani yapısıyla aralarındaki bağ koptuğunda, mitolojik niteliklerini yitirerek, folklora ait söylencelere veya peri masallarına dönüşürler.
Eski çağlarda yaşamış insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dini inançlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır. Her ulusun, her ülkenin tarihi; çeşitli efsaneleri, destanları, kahramanlık öyküleri vardır. Mitler toplumların inançlarını, tanrılarını, masallarını, söylencelerini barındırır.
Mitoloji, doğa üzerine işlenmiş olan prototiplerin hayallerde canlandırılarak veya onları canlı görerek anlatma şeklidir. Bir başka deyişle, doğa üzerinde gördükleri resim ve şekilleri, doğaüstü olaylarla süsleyerek insanlar tarafından anlatılan hikâyelere mit ya da mitos denir.
Fosiller yüzyıllar hatta binlerce yıl mitlerin içinde olmuş, söylencelerden esinlenerek çoğu kez adlandırılmıştır. Örneğin Mısır’ın Güneş Tanrısı “Amun” bunun Yunan tanrılarındaki karşılığı Zeus’tur. Koç biçimi ile şekillenmiştir. Paleontoloji (fosil bilimi) de spiral sarımlı ammon-ites (koç biçimli taş ya da koç taşı) adını buradan alır.
Griffin / Gryphon, Dragon, Cyclop ve Unicorn lar en iyi bilinen mitlerdir. Bunların fosil benzeşimleri ile yakın ilgileri vardır. Yüzyıllar boyu süren söylencelerle günümüze kadar gelmişlerdir.
Griffin / Grpyhon ve İskitia / Schythia
Kökenleri Orta Doğu ve yakın bölgelerde yaşayan Babil, Asur ve Pers topluluklarının sembolleridir. Resimler ve heykellerde bunlara ait şekilleri görebiliriz. M.Ö 3000 yıllarında eski Mısır’ın kutsal kenti Minoa’nın koruyucusu Griffinlerdir. İskitler (Scythian) İran ve Hint kökenli göçebe toplumlardır. Çok iyi ata binen bu toplum halkları, küçük hayvanlarını (keçi, koyun gibi) otlatmak için devamlı iyi otlaklar arayan pastoral göçebe ve savaşçı kavimdir. Scythianlar Pannon ve Sarmat otlaklarında bir taraftan göçerken, diğer taraftan güneydeki Kafkas Dağları’nda buldukları altınları da işlediler, bunları son derece kıymetli taşlarla süsleyerek değerli mücevherler yaptılar. Griffinler işte bu hazinelerin koruyucusu olarak Scythian Mitolojisi’nin önemli sembolleri oldu. Bu mitolojide altın koruyucusu unvanına sahip griffin ya da gryphonlar yerin altında yaşayan kafası ve kanatları ile kartal, vücudunun geri kalan kısmı aslan, pençeleri ise boynuz kadar iridir. Protoceratops ilk boynuzlu yüz Üst Kretase zamanında özellikle de Asya Kıtası’nda yaşamış otçul Ceratopsian Dinozor’dur. Boynuzları, etrafındaki yakalığı ve gelişmiş boynu ile dikkati çeker. Kafatasının ön kısmı iri bir kuşun gagasına benzer. Orta Asya içlerine doğru devamlı göçen Scyth kabileleri bu bölgelerde çok sayıda fosilleri bulunan Proceratops kafatasının fosillerine rastlamaları, onu bir anda düşünce dünyalarında koruyucu olarak düşünmelerine neden olmuş olabilir. Bunlar yıllar sonra mitler şeklinde anlatılan benzetmeler ile İskit mitolojideki altınları koruyan griffinler olmuşlardır. Griffinlerin oluşum kökenleri toplumlara göre farklı olabilmektedir ama bunların esas görevleri koruyucu olmalarıdır. Örneğin Avrupa’daki bazı önemli binaların giriş kapılarında bu görevleri simgelercesine muhteşem görünümlü griffin heykelleri yer alır.
Dragonlar
Doğu Asya da özellikle de Çin ve diğer ülke folklarında dragonlar önemli bir yer tutar.
Bunlardan en önemlisi gök gürültüsü adıyla bilinen Bhutan’ın Druk Dragonu’dur. Bhutan’ın yerel adı da “Druk Yul” diğer adıyla Barışçıl Ejderhanın Ülkesi’dir. Çin ile Hindistan arasında Himalayaların doğusunda küçük bir Asya ülkesi olan Buhutan’ın bayrağı ve ambleminde dragon figürü dikkati çeker. Doğu Asya folklorunda önemli bir diğer dragon da Japon Dragonudur. Çin, Kore ve Hint folklorundaki efsanelerinin karışımıdır. Japon Dragonu’nun kanatları yoktur. Üç adet uzun pençesi ve yılana benzer şekli ile dikkati çeker. Bu dragon’un Roma ve Yunan mitolojilerindeki tanrısal karşılığı ise deniz - su tanrılarıdır.
Kore Dragonları Çin dragonu ile benzerlik gösterir. Asya dragonlarının yardımsever özellikleri Avrupa dragonlarında bulunmaz. Avrupa dragonların temel elementi ateştir. Onlar kötülük için vardır. Kore dragonları özellikle nehirlerde, okyanuslarda ve dağlardaki derin göllerde yaşar. Yağmur yağdırma ve çok ürün verme onun önemli görevidir. Başka önemli bir diğer dragon da Vietnam Dragonudur. Çeşitli sembollerle tanınır. Genelde timsah, yılan ve kertenkele-kuş karışımı şeklinde olan bir yaratıktır. Onun da kanatları yoktur. Bu dragon da tahıllar için gerekli olan yağmuru yağdırabilme özelliğine sahiptir. O, aynı zamanda imparatorun, ülkenin başarısı ve gücünün temsilcisidir. Kendi aralarında bölünmüş her bir Vietnam hanedanı kendilerine özgü dragonlarla temsil edilmiştir. Her bir hanedanın dragonu farklı olmakla birlikte genelde timsah, yılan ve kuş benzeri yaratıklardır.
Çin Dragonu
Tüm doğu dragonlarının köken aldığı dragondur. Uzun yılan biçimli ve üstü pullu, dört ayaklı ve her bir ayakta beş pençesi olan yaratıktır. Beş pençeli olması en önemli özelliğidir. Bu dragon öncelikli olarak Çin İmparatorluğunun sembolü olup, ilk ortaya çıkışı yeşim taşından yapılmış heykelciklerinin bulunduğu neolitik döneme rastlar. Kökeninde Çin kavimlerinin birbirinden farklı şekillerdeki totem bulunur ve genelde yılan, balık veya timsah bu şekiller içinde en yaygın figürlerdir. Çin dragonu savaşçı bir dragon değildir. O, yağmur yağdırır, yaşama bereketi getirir. Halk arasındaki inanışı böyledir. O, şelalelerde, nehirlerde ya da denizlerde vücut bulur. Suya ve havaya hükmeder.
Dragon mitlerinde bazı coğrafyalara özgü fosiller önemli rol oynar. Bölge halkı tarafından uzun yıllar süren söylenceler ve benzetmeler dragon biçimlerinde önemli rol oynamıştır. Örneğin Jura Okyanusları’nda dolaşan sürüngenlerin (Plesiosaurus) İrlanda Belfast yakınlarındaki çökeller içinde bulunan fosilleri ile dragon başları mitolojik benzeşim içindedir. Başka bir örnek ise nesli tükenmiş zürafa ya da Sulewesi Adaları’nın domuz-geyik benzeri endemik artiodaktil Babyrousa babyrussa ilginç kafası ile dragona benzerlik gösteriyor.
Cycloplar
Başka bir fosil-folklor ilişkisi de cycloplardır. Orta ve Uzakdoğu memeli faunasında Elephantidae (filler) hortumun kafatasına bağlandığı bölgede hortum düştükten sonra geriye kalan delik, kafataslarının alın kısmında sanki tepelerinde bir göz varmış gibi bir görüntü oluşturur. Bu özellik fillerin yaşadığı coğrafyada dikkati çeker. Bu nedenle Hint-Avrupa mitolojilerinde önemli bir yere sahiptir. Mitolojiye göre alınlarının ortasında gözü olan bu dev insanlar vahşi doğa ve kaos ile ilişkilidir. Onlar olimpik yunan tanrıları (Zeus ve diğerleri) ve İskandinav ülkelerinde yaşayan Alman kabilelerinin Odin, Thor, Baldr gibi çoklu tanrıları ile devamlı çekişme ve çarpışma halindedir. Cycloplar bu devlerin ilkel soylarıdır. Kafalarındaki tek gözleri ile bilinirler. Bunların arasında en bilineni Polyphemus tur. Bu Cyclop Poseidon ve Thoosa’nın tek gözlü erkek çocuğudur. Dede Korkut hikâyelerinden bildiğimiz tepegöz de bir cycloptur.
Unicornlar
Mitolojide unicorn (tek boynuzlu) ların önemli bir yeri vardır. Unicorn bir tüylü Rhinoceras, Mammut ya da kuzey denizlerinde yaşayan bir balina Monodon monoceros olabilir. Cuvier’e göre unicorn olasılıkla toynaklı hayvanlardan biri olmalıdır. Kafatasının gelişiminde muhtemelen tek bir boynuzun gelişmesi ile unicorn bir form oluşmuştur. Tüm Orta Avrupa efsanelerinde unicorn, olasılıkla tüylü gergedandır. Buz çağı insanlarının bu hayvanı görmüş olmaları muhtemeldir. Bu olasılık unicorn’u efsanelerinde yaşatmaktadır.
Folklorbilim
Kökeninde hem seküler hem de kutsal söylencelerin incelenmesi bulunur. Mitler (söylenceler) geniş anlamda halklar tarafından benimsenmiştir. Bu özellikle güçlü dinsel etkinin çok daha fazla olduğu toplumlarda daha da belirgindir ki, gücünün önemli bir kısmını toplumun ona olan inancından ve doğru olarak kabul edilmesinden alır. Folklor incelemelerinde, tüm kutsal geleneklerin birikimi vardır. Örneğin bir dinin kendi mitolojisinden ve tekil olarak içerdiği mitlerden ayrı ayrı söz edilebilir. Bu durum tamamen bilimsel ve tarafsız bir yaklaşım olup, bahsedilen söylence ve kavramlara herhangi bir yanlışlama yüklemediği gibi kötüleme ve aşağılama amacı da barındırmaz. Efsaneler, özellikle doğa olaylarının başka biçimde açıklanamayan kültürel âdetlerin açıklanması amacını da taşır. Genelde efsanelerin, doğal anlamda basit bir anlatım sunamayan herhangi bir şeyi açıklamak için kullanıldığı da söylenebilir.
Keltler ve Avrupa’da Fosil Folklor
Demir Çağı’nın erken dönemlerinde Milattan önce yaklaşık 1000–400 yılları arasında birçok kabileden oluşan ilk Kelt toplulukları bugünkü Avusturya topraklarında yerleşmiştir. Demir Çağı’nın geç dönemlerine doğru Kelt toplulukları batıda İspanya Yarımadası, kuzeyde İrlanda ve İskoçya’ya kadar yayılmış, Orta Anadolu’da Galatlar ile temsil edilmiştir. Milattan hemen sonra Roma İmparatorluğu’nun Avrupa’da genişlemesi Kelt Kültürünü kuzeye doğru çekilmeye zorlamış, topraklarını kaybeden Keltler kuzeyde bugünkü Büyük Britanya Adalarına kadar gerilemişlerdir. Günümüzde Kelt kültürünün güçlü izleri halen bu bölgelerde yaygın olarak görülmektedir.
İngiltere’nin güneybatı, doğu ve kuzeydoğu kıyıları Jura-Kretase yaşlı çökellerden oluşur. Bunların değişik düzeyleri çok sayıda, ammonit, belemnit ve echinoid gibi invertebrat (omurgasızlar) fosilleri içerir. Özellikle Kelt folklorunda bunlarla ilgili çok sayıda kayıt bulunur. Fosil folklor düşüncenin kökeninde Kelt topluluklarının doğadaki nesnel gözlemlerinin önemi büyüktür.
Fosiller ve yakıştırmalar
Orta Çağ Avrupası’nda, yakınçağda, bazen de aydınlamada hatta günümüzde bile insan doğası gereği doğaüstü güçlere ve onun sembollerine, zor zamanlarında son çare olarak sığınma arzusu göstermiştir. Yeri geldiğinde büyü, muska, tılsım, sihir olarak, bazen de medikal bir takım özellikleri olduğuna inanaraktan onlara kurtarıcı gözüyle bakmışlar ve kullanmışlardır. Bu özelliklere sahip doğaüstü güçlerin ürünü olduğu varsayılan önemli nesnelerin başında bazı omurgasız fosiller gelir. Bu özelliği fosillere yükleyen en önemli olgu birinci derecede onların şekilleri, daha sonra da çökeller içindeki çokluk dereceleridir. Örneğin, İngiltere’nin Jura-Kretase çökellerinin geniş alanlara yayıldığı sahillerdeki formasyonlarda çokça bulunan ammonitlerin koç boynuzuna, yılana, belemnitlerin oklara, kukeletalara, deniz kestanelerinin ekmek somunlarına ya da kalp şekline, spiriferlerin de kelebek şekline benzetilmeleri gibi.
Cephalopoda
Omurgasız hayvanlar âleminin en önemli ve türce en zengin şubelerinden bir olan Mollusca (yumuşakçalar) nın günümüzde yalnızca mürekep balıkları, ahtopotlar ve kabuklu tek cins olan Nautilus ile temsil edilen Cephalopoda (kafadanbacaklılar) sınıfının soyu tükenmiş bazı cinsleri fosil folklorun önemli nesnelerdir.
Ammonidea / Ammon-ites
Milyonlarca yıl gezegenin yaşamında, okyanuslarda egemen olan Ammonitler diğeri karalarda Dinozorlar 65 milyon yıl önce dünyaya göktaşının çarpmasıyla birlikte nesilleri tükenerek yok oldu. Aynı kaderi paylaşan bu iki önemli canlı grubu artık mitlerde yaşıyor. Ammonitler değişik spiral sarımlı kabukları ile fosil dünyasının ilgi çekici organizmaları. Yüzyıllar boyu folklorik mitolojinin objeleri olduğu gibi, metafizik dünyanın vazgeçilmezleri arasında da önemli bir yere sahipler. Bu nedenle sihir, muska ve bazı hastalıklara iyi geldiği inancıyla doğaüstü inanışların unsurları olarak antik çağdan beri kullanılıyorlar.
Yılan Taşları / Snake Stone / Serpent Stone
Ammonit’in folklorik düşüncede en yaygın olanı İngiliz folklorundaki snakestone (serpent stone) diğer anlamıyla yılan taşlarıdır.Yorkshire’deki Whitby ve Somerset ‘deki Keynsham bölgeleri İngiltere’de ammonitlerin en çok bulunduğu bölgelerdir. Whitby İngiltere’nin önemli arkeolojik yerlerinden biridir. Rahibe Hilda tarafından 657 yılında kurulmuştur. Günümüzde dinsel buluşmaların en önemli yerlerinden biri olarak da bilinir. Her yıl Kelt ve Romalı rahipler burada dini törenler eşliğinde toplanır. Bu nedenle Whitby’i katolik dünyanın da başşehridir. Efsaneye göre Whitby bölgesini yılanlar kaplamıştır. Bu istilayı Saxon Baş Rahibesi St. Hilda (614–680 AD) yılanları taşa döndürerek önler. Whitby yılanlarının kafası yoktur. Bunlar kötü ruhlar tarafından kesilmiştir ya da Viktorian zamanındaki inanışa göre yılanlar kafaları vücutlarının altında kalacak şekilde kıvrılarak saklanmıştır. Bu folklorik düşünce Whitby Kasabası’nda yapılan birçok etkinlikte rol oynadığı gibi birçok kuruluşun amblemlerinde de yer alır. Örneğin Whitby Kolejinin armasında kıvrılmış yıllan şekilleri ammonit spiralleri olarak dikkati çeker. St. Hilda adına tanımlanan ammonit ise fosil bilimi olan paleontolojide Hildoceras bifrons türü olarak tanımlanmıştır. Buradaki “Hilda” Whitby’i yılanlardan koruyan St. Hilda’dır ve bu cins isimdir. Bifrons ise iki şeytanlı anlamındadır, bu da tür ismidir.
Ammonites erken Yunan’da da çokça bilinen folklorik bir nesnedir. Spiral sarımlı koçboynuzları ile benzerlik sunar. Kutsal sembollerle ilişkisi onu boynuzları olan güneş tanrısı Ammon olarak tanımlar ve Cornu Ammonis ya da Horns of Ammon olarak bilinir. Ammon Mısır’ın kâhin tanrılarının Yunanca adıdır. Esas yaşadığı yer Libya çöllerinin batısında Eski Mısır’ın Siwa Oasis şehridir. Daha sonra bilimsel kaynaklara bu ammonit olarak geçecektir.
Gücü simgeleyen koç’un boynuzu, soyu tükenmiş Ammonitlerin şekli ile özdeşleşmiş olarak Büyük İskender’in kendisi için bastırdığı paraların üstünde bulunur. Medikal olarak da kullanılan ammonitlerin yılan ısırmalarına, kısırlığa, körlüğe ve zayıflığa iyi geldiği inancı Yunan folklorunda yaygındır.
Roma halklarında ise pritize olmuş (sahte altın) ammonitleri yastığın altına koyup uyuduktan sonra, kişinin uyandığında, gelecek hakkında kehanette bulunabileceği inancı vardır.
Kuzey Amerika’da Navoja ülkesinin düzlüklerindeki kabilelerin tıpla ilgilenenleri ammonitler için tohumlardaki yaşam, wanisugna adını kullanmışlardır.
Kanada bölgesine yakın yaşayan Blackfoot kabilesi ammonitlere insıkım derdi. Diğer anlamıyla buffolo stone ya da buffolo taşıdır. Bu benzetme buffoloların uyurken boynuzlarından ilham alınarak söylenen Kızılderililere ait folklorik düşünceleriydi. Bu taşlar (Ammonit fosilleri) kabilenin ruhani törenlerinde kullanıldığı gibi, taşların doğurganlık özelliği olduğu, anne buffolo taşlarının bebek taşları ürettiğine inanılırdı. Bu inanışta tekrarlanan ammonit septaları (bölmeler) nın rol oynadığı düşülünebilinir.
Kızılderili kabilesindeki başka bir folklorik düşünceye göre, buffolo taşları düzlüklerde bulunurdu. Bunu elde eden avcı otlaklarda uzun süre ata binebilir, iyi av yapabilir ve yaşamında başarılı olurdu.
Doğu, özellikle Hint folklorunda fosil ammonitlerin önemi büyüktür. Hindu kültürüne göre siyah şeyller içinde kongresyon olarak bulunan ammonit fosilleri saligram olarak bilinir. Bu tip “kongresyon ammonitlere” Hindistan’ın kuzeyinde, Nepal sınırındaki Gandaki Nehri’nin vadisinde rastlanılır. Bunlar; akarsuyun siyah şeylleri aşındırması sonrası açığa çıkan ve aşınma nedeniyle de değişik şekillerde olabilen ve bölgede siyah taş adı verilen ammonit parçalarıdan başkası değildir.
saligramlar chakras adı verilen işaretler taşır. Çakraslar Hindu sembollerinde bütünlüğün işaretidir. Bu işaretler ammonit kabuğu üzerinde “kot” ya da “pliye” diye bilinen kalın süslerdir. Sanskrit kayıtlarında belirtildiğne göre Saligramların kökeni İsa’dan önce ikinci yüzyıla kadar gider. Değişik saligramlar değişik isimler alır. Bunların her birinin Hindu folklorunda değişik işlevleri vardır. Tanrı wishnu’nun Saligramları manastırlarda, tapınaklarda muhafaza edilir. Bunları suda yıkadıktan sonra içildiğinde kötülüklerden arınıp kişinin cennete vishnu’nun oturduğu yere gidileceğine inanılır.
Cephalopodlara ait Nautiloidler paleozoyik zamanın Ordovisiyen dönemini temsil eden serbest yüzücü invertebratlardır. Bu gruptan olan Orthoceraslar oka ya da çiviye benzeyen şekilleri ve üzerlerindeki bölmeleri ile birçok kültürde değişik isimler alırlar. Gücü simgeleyen orthoceraslar Çin folklorunda bao-ta-shin veya pagoda Stone (pagoda taşı) ismiyle bilinir. Oland Adası Baltık Denizi’nde İsveçe ait bir adadır. Buradaki düzgün Orthoceras fosilleri oldukça zengin topluluklar oluşturur. Bu bolluk nedeniyle halk arasında bunlara değişik isimler verilmiştir. Örneğin, Öland Spikes (Öland Çivisi) ya da Öland Nails (Öland Tırnağı) gibi.
Belemnites
Çoklukları ve özel şekilleri nedeniyle insanların dikkatini çeken Bellemnitler aslında Jura ve Kretase döneminin okyanuslarında yaşamış ve bugünkü Sequid (mürekkepbalıkları) ile yakın benzerlikleri olan omurgasız canlılardır. En önemli özellikleri çok iyi fosilleşebilen rostruma (müdafaa organı) sahip olmalarıdır. Rostrum şekil olarak ok ya da kurşuna benzer. Bu özelliğinin yanı sıra Jura-Kretase çökellerinin içinde yoğun olarak da bulunurlar. Bu kayaların yaygın olduğu (örneğin İngiltere kıyıları) bölgelerde yaşayan insanlara sembolleri ve çoklukları nedeniyle doğaüstü güçlerle ilgili oldukları düşüncesini yüklemişlerdir. Birçok doğaüstü olayla özdeşleştirilen belemnitler insanları cezalandırmak için gökyüzünden dünyaya bu güçler tarafından atılan belemnonlar (dart=ok) dır. Bazı ülkelerde belemnonlara değişik isimlerin verildiği de olmuştur. Örneğin İngiltere’de şeytanın ve Aziz Peter’in Parmağı gibi...
Folklorik dünyada Belemniteslerin diğer bir özelliği de medikal olmalarıdır. Romatizmal eklem ağrılarının, göz iltihaplarının tedavisi için her iki belemnit rostrumunu birbirine sürterek oluşan tozun göze üflenmesi sonucunda iltihabı yok edeceğine inanılırdı.
Şeytan tarafından efsunlanmış insanların fırtınalı havalarda gökyüzünden yere gönderilen belemnonlarla korunacağı İngiltere folklarında hâkim düşünceydi. Bu inanışa İngiltere’nin özellikle Belemnitlerin çokça bulunduğu çökel toplulukların yakınındaki yerleşimlerde günümüzde de halen rastlanılmaktadır.
16. asırda İskoçya folklorunda botstone ya da bat stone (sopa taşı) ismini alan belemnitler medikal olarak da kullanılmışlardır. Suyun içine batırılan belemnitlerin belli bir süre sonra çıkartılıp suyu içildiğinde bunun ağrılı hastalıklara ve bağırsak kurtlarının düşürülmesine iyi geldiği inancı halk arasında yaygındı.
Başka ülke folklorlarında, değişik isimler altında belemnit rostrumlarına değişik folklorik anlamlar yüklendi. Örneğin Çin folklorunda belemnitlerin ismi Jien-shih di. Bunun anlamı kılıç taşlar dı. İskandinav folklarında ise değişik inanış vardı. Belemnitler cin ve perilerin ışık saçan kandilleriydi, folklorik isimleri vateljus du. Mısır hierogliflerinde okbaşına benzeyen fosil belemnit sembolleri Mısır Krallığı’nda gücü ve tanrı Mini temsil etmekteydi. Rusya’da Don nehri kıyılarında 20.000 yaşındaki yerleşim alanında bulunan amber renkli belemnit parçaları kadınlar tarafından güzellik ve cazibeleri için kullanılan doğaüstü nesnelerdi. Belemnitler Alman folklorunda da farklı isimler ile bilinmekteydi. Örneğin Donar’ ın Çekici, karabasan oku, parmak taşı, hayalet kandili ve kedi kukası gibi.
Bivalvia
Mollusca şubesinin bir diğer önemli sınıfı Bivalvia’dır. Bu grup canlıları içinde omurgasız bir canlının yaşadığı genelde birbirine eşit iki CaCo3 bileşimli kabuktan oluşan bir yapıya sahiptir. Cephalopodalar gibi nesilleri tükenmemesine rağmen bazı gruplar ve onların cinsleri günümüzde yaşamamaktadır. Bu canlılar denizlerin ve göllerin çeşitli ortamlarında kabuklarının salgıladığı bir madde ile kayalara, iskelelere, deniz vasıtalarının altına ve hatta birbirlerinin üstüne dahi yapışarak çok geniş coğraflara yayılmışlardır. Bunları jeolojik zaman sürecinde 500 milyon yıldan günümüze kadar dünya denizlerinde yaşamış canlılardır. Ancak bazı grup ve cinslerinin nesilleri tükenmiştir.
Gryphea
Bu grupta en tanınan ve bilinen Gryphea Jura dönemi denizlerinin karakteristik cinsidir. İlginç şekli ile dikkati çeker. İki kabuktan oluşan yapısında heriki kabuk istisnai olarak birbirine eşit değildir. Kaba görünümlü ve geriye kıvrık iri çengelli kabuğu, “kot” diye bilinen kalın çizgilerle süslüdür. Bolca bulunduğu yerde ve bu karakreistik biçimi ile fosil folklorun önemli sembolü olmuştur.
İngiltere Jurası’nda Gryphea son derece yaygın bir fosildir. Suffolk bölgesinde akarsularla ve glasiyerlerle taşınan kaba kabuklu Gryphea fosilleri yarı aşınmış kaba şekilleri ile akarsu kenarlarında çakıl ve buzul blokları arasında bol olarak bulunur. Kabuğun üzeri kalın ve kaba kotlar ile örtülüdür. Aşınma koşulları onu çok daha kaba görünümlü yapmıştır. Bu görünümü ile iri bir ayak tırnağına benzer. Bu nedenle Gryphea’lara devil’s toenail yani şeytanın ayak tırnağı adı verilmiştir. 17. ve 18. yüzyılda Gryphae’lı suların romatizmal ve yaralanma ağrılarına iyi geldiği kaynaklarda belirtilmektedir.
Güney İngiltere de yine Üst Jura yaşlı çökeller içinde minyatür şekilli at kafalarını sembolize eden fosilleri bulunmaktadır. 17. yüzyılda naturalist Robert Plot bunları Hippocephaloides olarak tanımlar. Aslında bunlar bivalvlerden Myophorella hudlestoni fosiline aittir. Fosilin kabuğundaki kas izleri bir atın gözlerine, çengeli ise kulaklarına benzemektedir. Bu nedenle fosile Dorset bölgesinde osses eds (at kafası) adı verilmiştir.
İngiltere’nin güney sahillerindeki Dorset bölgesi, Portland ya da Jura sahili olarak bilinmektedir. Jura’nın çökelleri içindeki deniz sürüngenleri, ammonitler, belemnitler ve bivalvlere kadar birçok canlının fosiline bu sahillerde rastlamak mümkündür.
Bölgedeki fosil bolluğu ve çeşitliliği İngiltere fosil folklorunun özellikle gelişimine önemli katkı sağlamıştır.
önemli başka bir bivalv, Robert Plot tarafından 17. yüzyıl paleontolojisinde Bucardites olarak tanımlanan kaba kabuklu Protocardia dır. Lateralden (yandan) bakıldığında bir kalbin şeklini andırdığından bölgede sembolik olarak o’na bull’s heart (boğa kalbi ) ismi verilmiştir. Gücü simgeleyen bu fosil kalıpları İngiltere’nin Güneyinde Dorset ya da Jurasik sahillerdeki çökellerde çokça bulunur.
Fosiller uzun yıllardan beri hatta günümüzde dahi uzak doğu halkları arasında özellikle de Çin’de alternatif tıpta sempatik sinir sistemi ile ilgili tedavisinde kullanılmaktadır. Fosilin ana maddesi olan CaCo3 ya da kemiklerdeki CaPo4 ın bazı rahatsızlıklara iyi geldiği tahmin edilmektedir. Kaynaklarda dragon kemiği olarak da tanınan fosil memeli kemiklerinin Çin’de bu maksatla kullanıldığı bilinmektedir.
Brachiopoda
Bivalvia’ya şekil olarak benzese de bunlardan farklı olarak her iki kabuk birbirinden farklı büyüklüktedir. Paleozoyik ortalarında dünya okyanuslarında görülmeye başlayan bu grup üyelerinin çoğunun nesli tükenmiştir. Günümüzde ise çok az sayıdaki cinsle temsil edilmektedir.
Spirifer
Paleozoyik dönemde Devoniyen denizlerinin soyu tükenmiş brachiopodu Spirifer doğunun folklorik kültüründe halen kelebek taşları (stone swallow) olarak Singapur eczanelerinde halen satılmaktadır. Toz haline getirilmiş tabletler ve bunların nasıl kullanılacağı hakkında küçük broşürler bile eczanelerde bulunmaktadır. Bilgilere göre Spiriferleri birbirine sürtüp elde edilen tozu suya karıştırıp, soğuk içilirse bu spirifer tozlu suyun romatizma, deri hastalıkları ve göz bozukluklarına iyi geldiği bu broşürlerde belirtilmektedir.
Echinodermata
Başka bir folklorik fosil grubu da echinodermata, diğer ismiyle derisidikenliler veya denizkestaneleridir. Omurgasızlar içinde denizkestaneleri (echinoidea) önemli bir sınıftır. Bazı cinslerinin nesli jeolojik zaman sürecinde tükenmesine rağmen belli gruplar günümüz denizlerinde yaşamlarını sürdürmektedir. Bunlar düzensiz / irregular ve düzenli / regular echinidler olmak üzere iki gruba ayrılır. Düzenli olanlar beşli ışınsal-simetrik özelliklere sahiptir, anüs ve ağız farklı yerdedir. İrregular olanlarda ise beşli paliolatal ambulaklaral sistemlidir, anüs ve ağız periferin iki tarafındadır. Bu belirgin özellikleri ile de birbirlerinden kolaylıkla ayrılırlar. Yaşam ortamları da farklı olan her iki grup da simetrik olanlar kayalık zeminlerde asimetrik olanlar ise kumlu ve yumuşak zeminlerde yaşar. Özellikle düzensiz olanlar fosil folklorun önemli sembollerdir.
Micraster
Micraster kalp şekli ve beşli yaprak biçimli ambulakral bölgeleri ile dikkati çeker. Bu özellik onu folklorik dünyanın ilginç objeleri arasına sokmuştur. İngiltere’nin güneyindeki Kretase yaşlı çökeller içindeki silisifiye olmuş Micraster’lerin halk arasında onların doğaüstü güçlere sahip olduğu düşüncesi yaygındır. Fransa’nın kuzeyinde Acheulian (Pleyistosen) yaşlı kalıntılarda akarsu çakılları arasında bulunan sileksit kazıcı aletler silisifiye olmuş Micraster fosilleri içerir. Bunun gücü simgelediği kaynaklarda belirtilmiştir.
Echinocorys ve Conulus
Konik şekilleri nedeniyle İngiliz folklorunda çobanın tacı olarak bilinir. Kabuğun tepe bölgesinden kenarına doğru uzanan beş adet ambulakral bölge bir tacın kalın kotlarına benzer. İngiltere’nin güney bölgelerindeki çobanların olasılıkla hayvanlarını otlatırken kireçtaşlarının aşınması sonrasında ortaya çıkan bu konik şekilli fosil Echinoidleri bulmuş olmalıdırlar. Bu nedenle bölge halkı bunları çobanların giydiği kabanların kukuletalarına benzetmişlerdir.
Denizkestaneleri ile ilgili ilginç folklorlardan başka biri de Doğu İngiltere’de Suffolk bölgesine aittir. Kalp şekilli Micraster ile miğfer şekilli Echinocorys perilerin ekmek somunları olarak bilinir. Ekmek somuna benzeyen bu echinid cinslerini evlerine koyan, görünür bir yere asanlar, bunların kalplerine bir ümit verdiğini ve evlerinin geçimlerini garantiye alacağını düşünürler. Sussex ile Doğu Anglia arasındaki bölge insanlarında Echinocorys ya da Micraster’lerin folklorik düşünceye göre cin somunları olarak bilinmesi, onların cin adam ile ilişkili olduğu inancını taşıyordu. Başka bir yakıştırmada Micraster’lerin ambulaklaral bölgesinin kartal pençelerine benzemeseydi. Buna göre Celtic folklorunda Micraster’ler gücü temsil etmiş olmalıydılar.
Danimarka folklorunda ise daha değişik inanışlar bulunmaktadır. Micraster’ler cennetten yeryüzüne fırtınalı havalarda gönderilen koruyucu doğaüstü nesneleridir. Eğer insanlar bunları yanlarında ve evlerinde bulundurursa bunların kendilerini yıldırımlardan ve büyülerden koruyacağına inanırdı.
Hint Folklorunda ise Micraster’lerin beşli abulakral bölgesi ilgi çeker. Bu nedenle punchu khada diğer anlamıyla beşli taş adını alır.
Balanocidaris
Bazı fosillerin insanların sempatik sinir sistemine diğer anlamda duygusallıklarına etki ederek hastalıkları tedavi ettiği 17. ve 18. yüzyıl kaynaklarında bilinmektedir. Örneğin
uzun çomak şekilli dikenleri ve torba biçimiyle Jura yaşlı Balanocidaris, özellikle böbrektaşından kaynaklanan ağrıların tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Doğu İngiltere’nin birçok bölgesindeki insanlar evlerin kapı ve pencere kenarlarına astıkları bu fosillerin müjdeli haberlerin geleceğine ve fırtınalı havalarda evleri yıldırımlardan koruyacağına inanırdı.
Cidaris
Düzenli echinoid cinsi olan Cidaris, Pliny (MS 40) e göre Ovum anguinum diğer anlamda yılan yumurtasıdır. 13. yüzyılda rahipler bu sihirli yumurtaların yılanların yaz ortasında çiftleşmeleri sonrasında yumurtadan yavruların çıkarken oluşturduğu köpüklerden meydana geldiğini düşünürlerdi. Top şeklindeki köpük balonlarının Cidarisler’in üzerinde bulunan radiol kökleri ile benzer olması folklorik olarak bu düşünceyi güçlendirmektedir.
Bu yumurtaları elbiselerinin ceplerinde bulunduranlar onların sihirli güçlerinden yararlanacaklardır.
Crinoidea
Denizlaleleri bilimsel kaynaklarda crinoidler olarak bilinir. Echinodermata şubesine ait önemli bir sınıftır. Ordovisiyen döneminde ortaya çıkan denizlalelerinin günümüz denizlerinde de halen yaşamını sürdüren birçok cinsi bulunmaktadır. Vücutları, beslenmek için kullandığı tentaküller ile zemine kendisini bağlayan bir saptan oluşur. Sapları ve bunların yıldıza benzeyen enine kesitleri orta çağ ve yeniçağ Avrupası’nda birçok ülke folklorunda yıldız taşları (star stone) olarak bilinirdi. Bu terim günümüzde de halen geçerliliğini korumaktadır. İtalya’da XIX yüzyıl sonunda crinoid saplarının kesitleri “ pietra stallaria, yıldızların değerli taşları” olarak adlandırıldı. Muska olarak kullanılan crinoid sapları çocukların boyunlarına kolye olarak da asılır, onları şeytanın kötü büyülerinden ve zararlı böceklerden koruyacağına inanılırdı.
İngiltere ana karasında ve Derbyshire da Karbonifer yaşlı denizlalelerinin saplarının kalıpları bölge folklorunda taş vidalar (screw stone) dı. Bunların gökyüzünden insanları cezalandırmak için fırtınalı havalarda doğaüstü güçler tarafından yeryüzüne gönderildiği düşünülürdü.
Crinod sapları ile ilgili olarak teolojik anlamlı folklorik düşüncelerden biri de İsa’nın azizlerinden St. Cuthbert ile ilgili olanıdır. Holly Adası İngiletere’nin kuzey doğusunda gelgit olaylarının son derece etkin olduğu bölgede yer alır. Bunun hemen yanında küçücük bir ada olan “St. Cuthbert adacığı” bulunur. Holly Adası ile gelgit zamanlarında zaman zaman bağlı kalan adayı St. Cuthbert’in kullandığı bilinmektedir. Burada 13. yüzyıl da yapılan ortaçağ manastırının sütunlarında ilgi çekici folklorik semboller dikkati çeker. Anakarada bulunan Ordovisiyen yaşlı denizlalesi fosillerinin sap yapıları ile St. Cuthbert manastırın dış duvarlarındaki yapılar birbirleriyle bire bir benzeşmektedir. Orta Çağ İngilteresi’nde inşaatı yapanların crinoid saplarından esinlendiği açıkça bellidir. Bu arada bölgesel inanışa göre denizlalesi saplarının dizilmesiyle oluşan tespihler halk arasında St Cuthbert’in tespihi olarak bilinmektedir Bu nedenle crinoid fosilleri ada halkı tarafından bu kutsal özelliği ile önemseniyor.
Crinoid saplarının kesitleri yıldız şekline benzemesi nedeniyle, 17. yüzyıl sonunda İngiliz kolleksiyoner ve Asmolanian Müzesi’nin ilk sorumlusu R. Plot eserinde bunların gökyüzüne ait ilahi parçalar olduğunu ve bulutlar tarafından oluşturulan cennetten yeryüzüne gök gürültüsü ve şiddetli yağmurlar sonrası gönderildiğini anlatmaktadır. Ayrıca bu taşları keskin likör ve sirke içine atıp, bir süre bekledikten sonra içilirse, ertesi sabah insanın daha rahat ve huzurlu olacağı düşünülürdü.
Omurgasızlar gibi birçok omurgalı hayvanın da folklorik düşüncede önemli yer vardır. Örneğin fosil köpekbalığının dişleri, başka bir soyu tükenmiş kemikli balığın damak dişleri fosil folklorun önemli sembollerdir.
Pisces / Balıklar
Balıklar Paleozoyik dönemin erken zamanlarından başlayarak çok değişik gruplarla gezegenimizin tarihi boyunca sucul ortamlarda temsil edilmişlerdir. Bazı grupların soyu tükenmiş bazıları da çeşitlenerek denizlerde ve göllerde egemen olmuşlardır. Balıkların özellikle dişleri çok iyi fosilleştiklerinden çökeller içinde yaygın olarak bulunur. Bunun en güzel örneklerini Lepidotes ve Charcaradon cinslerinin dişlerinde görebiliriz.
Lepidotes
Lepidotes bazen de kaynaklarda Lepidotus olarak bilinen bu kemikli balık, Jura ve Kretase göllerinde ve sığ denizlerinde yaşamış, günümüz turna balıkları ile yakın özelliği olan soyu tükenmiş balıktır. Boyu yaklaşık iki metre kadar olabilir. Tüm vücudu mine özelliğindeki kalın pullarla kaplıdır. Damakta sıralanmış boncuk şekilli sert dişler (toad-stone) kabuklu deniz hayvanlarını örneğin mollusca kabuklarını kolaylıkla kırabilir. Beslenmeleri de genelde bu yolladır. Boncuk biçiminde sert yüzeyli dişler fosil olarak çok iyi korunduklarından çökeller içinde çokça bulanabilmektedir. Bu dişlerin şekilleri kara kurbağası, Bufo bufo nın derisinin üstündeki iri granüllere (şekil-.26) benzediğinden bunlara halk arasında folklorik olarak toad stone (kurbağa taşı) denir
Toad-stone ya da kurbağa taşı ile ilgili ilk bilgiler MS 79 da Romalı naturalist Pliny tarafından frogstone (Batrachites) olarak belgelerde belirtilmiştir. Orta çağ İngilteresi’nde hekimler bunları mistik güç olarak kullandıkları gibi, estetik görünümleri nedeniyle mücevher ve hatta o dönemlerde sarayda zehirler için panzehir ve epilepsi hastalığına iyi geldiği düşüncesi ile de medikal olarak çokça kullanıldığı kaynaklardan anlaşılmaktadır.
Kurbağa taşları 17. yüzyıl İngilteresi’nde böcek, yılan, sıçan gibi zararlı hayvanların veya kötülüklü kişilerin zararlarından korunmak ve zehirlerinin panzehiri olarak kullanıldı. Kurbağa taşları görünümleri ile değerli bir taşa benziyordu. Yüzeyinin rengi bal sarısından açık kahve ve koyu renkleri ile de dikkat çekiciydi. Bu renk değişiklikleri nedeniyle, zehrin şiddetine göre bunların renginin değiştiğine inanılırdı. 17. yüzyıl kaynakları Avrupa toplumlarında özellikle de İngiltere’de toad-stone ların doğum sancıları, bağırsak problemleri ve ateş düşürmede kullanıldığını belirtiyor.
Kurbağa taşlarının Malta folklarındaki yeri ise farklıdır. Bunlara bölgede serpent eyes (yılanın gözleri) denir. Ayrıca bunların Diplodus sargus sargus, diğer adıyla karagöz balığının gözlerine benzemesi beraberinde ilginç folklorik düşünceleri de getirir. Soyu tükenmiş Lepidotes lerin palatal dişlerinin merkezi kısmı soluk sarımtırak ya da turuncu renkli kristalin biçiminde ve etrafı koyu kahverengi bir halka ile çevrilidir, bu nedenle görünümü “karagöz balığının” gözüne, folklorik olarak da yılanın gözüne benzer. Bunlar orta çağda Malta’ya doğaüstü güçler tarafından verilen hediyelerdir. Papanın delegeleri etrafı altınla çevrilmiş toed-stone (kurbağa taşları) ve serpents eyes (yılanın gözleri) ni koruyucu muska olarak kullanmışlardır ve bu kullanım halen de devam etmektedir. Daha da önemlisi İngiltere Kıralı V. Henry kurbağa taşı ya da yılan gözü olarak bilinen Lepidotes’in palatal dişini kendisine kraliyet mücevheri olarak seçmiş, kraliyet sınırları içinde bunu bir güç olarak kabul etmiştir. Hatta 17. yüzyılda yılan gözleri olarak da bilinen bu kurbağa taşları toz haline getirilip, su ya da şaraba karıştırılıp içildiğinde yılan zehirlenmelerine karşı panzehir olarak da kullanıldığı kaynaklardan bilinmektedir.
Charcaradon / Büyük beyaz
Tropikal sularda yaygın olarak bulunan köpekbalıklarının en tanınan cinsidir. Jeolojik zamanlarda Erken Paleozoyik dönemden itibaren gezegenin okyanuslarında yaşamaya başlayan köpekbalıkları hemen hemen fazla bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmişlerdir. Özellikle Tersiyer zamanı okyanuslarında yaşayanların çok iyi fosilleşen dile benzeyen dişleri (glossopetra=diltaşı) dünyanın birçok ülkesinde çökeller içinde çokça bulunur. Şekilleri ve bu özellikleri nedeniyle fosil folklor ve yerbilimlerinin önemli bir sembolü olarak bilim tarihine altın harflerle geçmiştir.
Folklorik düşüncede olduğu gibi bilimsel düşüncenin de gelişmesinde karanlık çağdan aydınlığa çıkarken lateralizimi (korrelatif düşünce) düşüncenin önüne koyan bir doğal sembol olarak görülebilir glossopetra ya da diltaşları. O, aslında köpek balığı dişleridir. Hikâyesi ise çok daha ilginçtir. 17. yüzyılda Danimarkalı jeolog ve anatomist Nicolaeus Steno ya da Neils Stensen Toscana’nın aktarlarında (Bir çeşit eczane) kavanozlarda glossopetra ların satıldığını bilmektedir. Balıkçılar tarafından yakalanan köpekbalığının dişleri ve civardaki kayaların içindeki diş fosilleri (glossopetra) ile ilişki kurarak doğa bilimlerine önemli bir görüş olan lateralizimi getirmiştir
1666 yılının bir sonbaharında bir ekim günü Toskana’lı balıkçıların dev bir köpekbalığının ağlarına takılması ile “bir taşın içine nasıl olup da bir canlının taşlaşmış kalıntısının (fosil) girmesi mümkün olabilir” gibi bir soruyu Steno 342 yıl önce kendi kendine sorar.
Ağa takılan Carcharadon carcharias (Büyük Beyaz) karaya çıkartılıp tüm ihtişamı ile doğa meraklısı Toskana Dükü II. Ferdinant’a sunulur. Bundan sonra kahramanımız Steno devreye girecektir. Dük doğa konularında danıştığı Steno ya köpekbalığını gönderir. Çalışmaya başlayan Steno balığın özellikle kafasının anatomik yapısını detaylı resmederek ortaya çıkartır. Bu arada köpekbalığının dev dişleri Steno’nun dikkatini çeker. Bunları bir yerde görmüştür (lateral düşünce I). Nereden diye süratle düşünmeye başlar ve sonunda bulur. Bu dişler o zamanın eczanelerinde hastalıklara iyi gelen doğaüstü güç olarak glossopetra (diltaşı) adı altında satılmaktadır. Steno bunları nereden topladıklarını eczanedekilere sorar. Onlar da, civardaki kayaların içinde bunlardan çok var diye cevap verir. Steno’nun bölgeye yaptığı geziler sonrasında kayaların içinde birçok köpek balığı dişi bulur. Bunlar neden kayaların içinde? buraya nasıl girdiler? gibi soruların yanı sıra Livarno’lu balıkçıların ağına takılan dev köpekbalığının dişleri ile aynı olması Steno’yu çok daha fazla hayrete ve şaşkınlığa düşürecektir (lateral düşünce II). Bundan sonra Steno 1669 da “De solido intra solidum naturaliter contento dissertationis prodromus”, “Katılar içinde doğal olarak bulunan katılar hakkında bir teze medhal”, isimli makalesini yazacaktır.
Bu yüzyılda “fosil” ilk kez Steno tarafından yeni bir düşünce tipi (lateral = korelatif) olarak ileri sürülecek ve tarihin en önemli düşünce tarzlarından biri olacaktır. Bu da 17. yüzyılda dogmatik düşüncelerin sonunu getiren eleştirel düşüncenin başlangıcıdır. Steno ‘nun doğa bilimlerine getirdiği korelatif düşünebilme, gelecekte bilimsel düşüncede büyük çığır açacak ve düşünmenin bir tarzı olarak, daha da gelişerek, evrim düşüncesi ile birlikte pozitif bilimlere etki ederek bilimin her yöndeki eleştirel gelişimini ve insanın bilimsel ve akılcı düşünüşünü sağlamış olacaktır.
Glossopetra ya da latince karşılığı diltaşı olan köpekbalığı dişleri birçok ülke folklorunda değişik isimler alır. Malta folklorunda Malta Dili ya da St Paul’un Dili’ dir. Bilindiği gibi Malta Adası’nın Miyosen yaşlı kireçtaşları yapı taşı olarak dünyaca ünlüdür ve çok sayıda köpekbalığı dişi içerir. MS 60 yılında İsa’nın önemli havarilerinden biri olan St. Paul Malta yakınlarında deniz kazası geçirir, karaya çıkar. O sırada bir yılan St. Paul’u ısırır. O da yılanı kazadan kurtulan gemicilerin ısınmak için yaktığı ateşe fırlatır. Yılan St. Paul ‘a zarar vermemiş, O da denizcileri kendisinin tanrının elçisi olduğuna inandırmıştır. Taşların içindeki diltaşları yılanın diline benzemektedir. Bunlar folklorik düşünceye göre St. Paul tarafından cezalandırılan yılanların taşlaşmış dilleridir.
Fosil köpek balığı dişleri malta mitolojisinde önemli olduğu gibi muska olarak kullanılışı da oldukça yaygındır. En önemli özelliği boyuna kolye olarak asılan köpekbalığı dişleri (diltaşları) muskalarının kişileri kötü ruhlardan ve özellikle de zehirli hayvanların zehirlerinden korur inancı halk arasında yaygındır. Hatta evin kapılarına asılan bu dişlerin akrep ve engerek gibi zehirli hayvanların eve girmesine engel olduğuna inanılırdı.
15. Yüzyılda Malta’da dekoratif amaçla mercan kolonilerinin üstüne asılan dil taşlarının ziyafet öncesi gelen misafirlerin bunları şaraba daldırarak daha önceden planlanmış zehirlemelere engel olacağı düşüncesi Malta folklorunda yaygındır.
İnsanoğlunun biçimlere, anlamlı doğa nesnelerine, benzetmelere, çokluk, renk ve parlayan nesnelere karşı olan duyarlılığı var olduğundan beri sürmektedir. Spiral sarılmış bir fosil, ok şekline benzeyen bir başkası, dile benzeyen köpekbalığı dişi, güzel renkli bir kristalin albenisi gibi nesneler ve bunlara benzeyen diğerleri insanlar için her zaman cazip olmuştur. İnsanların bunlara ilgisi yalnız yukarıda belirtilen özelliklere ilgi duymakla kalmaz. Din faktörünün etkin olduğu dönemlerde, orta çağ ve ve hatta aydınlamada bile insan aciz kaldığı durumlarda bunların gücüne, bu gücü kullananlara inanır olmuştur. Günümüzde bile fosilleri muska, tılsım ve sihir gibi dogmatik düşünceler çerçevesinde kullananlar ve bunlara inananlar dahi bulunmaktadır.
Ammonitler, Ammolitler ve Feng-Shui
Son yıllarda fosillerin doğaüstü güçleri temsil eden özelliklere sahip yepyeni tipleri metafizik dünyanın hizmetine sunuldu. Neydi bu? Milyonlarca yıl içinde biriktirdiği kozmik enerjiyi bir anda insana yükleyen fosil ammonit diğer ismiyle ammolitler. Bunlar aslında omurgasızlar grubuna ait 65 milyon yıl önce soyları tükenmiş kafadanbacaklı / Cephalopoda’nın ammonidea temsilcilerinden olan Plecenticeras meeki den başkası değildir. Fosilleşme ortamı ve koşulları, örneğin metamorfizma, ammolit denilen ammonitleri çok özel aragonit-opalize şekle dönüştürerek çok albenili fosiller kategorisine koymuştur. Metamorfizma çok sayıdaki ender elementlerin bir araya gelmesiyle ammonitleri bir renk cümbüşüne döndürmüştür.
Feng-Shui inanışına göre nesli tükenmiş ammonitler milyonlarca yıllık kozmik enerjiyi içinde barındırmaktadır!! Renk değişiklikleri kişinin yaşamındaki özellikleri simgeler. Örneğin, turuncu-kırmızı yaratıcılık ve cinsel dürtü, yeşil-sarı-turuncu akıl ve girişimcilik, yeşil-sarı zenginlik, mavi-mor sağlık ve huzur, mor-kırmızı enerji-gelişim ve kırmızı aşk. Şekilde bu fosilleri renksiz görüyorsunuz. Ancak renkli resimlerde gerçekten inanılmaz albenileri ve sanki kendilerine çeken bir güçleri var. Bu ilginç fosil ammonitler dünyada yalnızca iki yerde bulunuyor. Kanada’nın Alberta bölgesinde ve K.Amerika’da kayalı dağlarda.
Ammolitleri ve ammonitleri görmek için
www.canadafossils.com adresini kullanın.
Fosil Folklor ve Türkiye
Fosiller hakkında folklorik bilgi tarihi binlerce yıl geriye giden üstelik de birçok dinsel kültürün kesiştiği bir coğrafya’da, Anadolu’da kaynaklara geçen bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak ağızdan ağza dolaşan yöresel bazı isimler olabilir. Özellikle İngiltere’de fosillerin folklorik anlamda tarihsel bir geçmişi bulundu asırlardır bilinmektedir. Örneğin orta çağ İngilteresi’nde ok şekilli belemnitler, spiral şekilli ammonitler halk tarafından değişik şekillerde yorumlanmıştır. Mısır folklorundaki Tanrı Ammon bugünkü ammonittir.
Anadolu’da da fosillerle ilgi folklorik bilgiler olabilir. Ancak bu konuda yapılmış bir çalışma henüz yoktur. Birçok kültürün gelip yerleştiği bu topraklarda yöresel halkın bu doğal nesneler hakkındaki düşünceleri nelerdir? Bunları yapılacak çalışmalarla öğrenebiliriz.
Bu yazı 10–12 Ekim 2008 tarihleri arasında Denizli Karahayıt’ta yapılan Paleontoloji Çalıştayı’nda bildiri olarak sunulmuştur. Sunum sonrası dinleyiciler Trakya’da Miyosen çökelleri içinde yaygın olarak bulunan köpek balığı Odontaspis cuspidata dişlerine kuş gagası, bir çeşit bivalv olan ve gerçekten de bademe benzeyen şekli ile Oligosen yaşlı Congeria’lı taşa da badem taşı denildiğini belirtmişlerdir. İnsanlar kayalar içinde çokça bulunan fosillere rastladıkları zaman verdikleri yöresel isimler ilginç benzetmeleri de beraberinde getirmektedir.
Amasya civarında yaşayanlar o bölgedeki Jura kayaları içinde bolca olan spiral sarımlı ammonitlere (Mısır tanrısı Amon=Zeus) ya da Avrupa’da birçok bölgede yıldız taşları denen Crinoid saplarına acaba ne isim vermektedir? Onların gözünde bu fosillerin anlamı nedir?
Kaynaklar
Hagn, H. 1977. Saligrame - Gerölle von Malm-Kalken Ammoniten als Kultgegenstüande Indiens. Mitteilungen der Bayerischen Staatssammlung für Paläontologie und Historische Geologie München 17: 71–102.
Hagn, H. 1988. On Saligrams - the Holy Stones of India. Contributions to Himalayan Geology 4: 53–62.
Hagn, H. 1988. On Salirams - the holy stones of India. Himalayan Geology 4: 53–62.
Kehoe, T. 1965. Buffalo Stones: An addendum to the folklore of fossils. Antiquity 39: 212–213
Kennedy, C. B. 1976. A fossil for what ails you. The remarkable history of fossil medicine. Fossil Magazine 1 (1): 42–57.
Nelson, C. 1968. Ammonites: Ammon's horns into Cephalopods. Journal of the Society for the Bibliography of Natural History 5: 1–18.
Oakley, K. P. 1974. Folklore of fossils. Part I. New York Paleontological Society Notes . 5 (1–2): 9–17. Baldwin, M.R. 1993. Toads and plague: amulet therapy in seventeenth-century medicine. Bulletin of the History of Medicine 67: 227–247.
Oakley, K. P. 1978. Animal fossils as charms. Pp. 207-240, 276-278. In: J. R. Porter and M. S. Russell (eds) Animals in Folklore . Cambridge: D.S. Brewer Ltd and Rowman & Littlefield.
Rao, S. K. R. 1996. Salagrama-Kosha . Vol. I. , Bangalore: UBS Publishers Distributors Ltd
Skeat, W. W. 1912. 'Snakestones' and stone thunderbolts as subjects for systematic investigation. Folk-lore 23: 45–80.
İnternet Sayfaları
http://www.nhm.ac.uk
http://www.astrojyoti.com/raresaligramas.htm
http://pagesperso-orange.fr/
www.canadafossils.com
http://www.independent.co.uk
www.strangescience.net
http://en.wikipedia.org/wiki/Gryphons
http://en.wikipedia.org/wiki/Unicorn

Tugkan ve Ben Bizim evde

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Turkey
1946 yılında İstanbul'da, o güzel İstanbul'da doğdu. Annemin öğretmen olması nedeniyle Manisa'nın Halitpaşa Köyünde 7 yaşına kadar kaldı. İlkokul 1. ve 2. sınıfları burada okuduktan sonra ayrılık nedeniyle, Trakya'nın sırası ile Istranca, Ovayenice ve Kumburgaz köylerinde 3, 4, 5. sınıflarını okudu ve ilkokulu bitirdi. Sonrası o güzel şehir İstanbula geldi. Ulu çınarların süslediği Aksaray'daki Pertevniyal Lisesi'ne kaydoldu. Yedi yıllık orta ve lise eğitimini bu tarihi lisede tamamladı. 1964 de girdiği İÜ Fen Fakültesi'nde, Zooloji ve Jeoloji bölümlerinden 1970 yılında mezun oldu. Sonrasında akademik hayata atıldı. Zorlu ve uzun yıllar çabucak geçti. Şimdilerde İTÜ de Öğretim üyesi olarak çalışmalarına devam ediyor.